Muhittin Çoban’ın kaleminden… Necmettin Yalçınkaya: Anamdan İnciler

Bir eseri eser yapan nedir sorusuna birçok yanıt verilir şüphesiz. Ama bir eser okunurken sende birçok çağrışımlar yapıyorsa eğer o eser benim için değerlidir, okunması gerekendir. Yoksa biliyorum bir eser en az otuz yıl sonra yeniden yeniden baskısı yapılıyorsa, basılmakla kalmayıp okunuyorsa o eser benim için çok daha değerlidir, klasikleşen eserler arasına girecek demektir. Yoksa bir anda on binlerce basılması, satılması o eseri sanat eseri yapmaya yetmez.

       Şu an elimde Ekim 2012 de basılan “12 Eylül’ de de Çok Güldük Netekim / Anamdan İnciler” adlı bir mizah eseri var. Aynı yazarın aynı yayınevinden çıkan, “Bir Yarım”, “On Çocuktuk”, “Stres Bileziği”, “Mendil Sen Kokuyordun” adlı kitapları var. Yeni elime geçti bu kitaplar. Hangisinden başlayayım diye çok düşünmeden elime dikkatimi çektiren “Anamdan İnciler” adlı kitabı elime aldım.

      Önce yazarın adı mı, yoksa kitapların adı mı yazılır bilemedim, ben kitaplardan başlamadım, direkt yazarın adıyla giriş yaptım. Bu eserlerin yazarı başta da yazdığım gibi Necmettin Yalçınkaya. Yazar bu kitapta bize annesini anlatmış, iç ön sayfaya da annesinin siyah beyaz fotoğrafını koymayı da ihmal etmemiş.

      Anlardan, anılardan oluşan inciler, anekdotlar mizahi bir dille bize anlatıyor yazar.

      Bana yabancı olmayan anekdotlar var. Benim beğenime hitap eden bana yabancı olmaması değil elbette, beni güldürmesi de bunda etken oldu. Kimi yerde için için, kimi yerde sırıtarak, kimi yerde gülerek ve düşünerek okudum. Okurken bendeki anılara da can verdi.

      Babam öyle mektup yazan, bayramlarda kart atan biri değildi, ama beni hiç yalnız bırakmadı, hep varlığını yanımda hissettim. Yalnız ben ara ara mektup yazar ama bayramlarda, yılbaşlarında kart atardım, hiç ihmal etmezdim. Çalışan adamdı sonuçta. Bir bayram bana kart geldi. Ermenek Özel Tip Cezaevindeydim. Nerden estiyse bayram kartı yazmış. Galiba sarı güllü bir karttı. Kaybetmedim, o da birçok kart ve mektup gibi aramalarda kayboldu. İçi de zarf gibi kısaydı. Aceleye mi geldi, unuttu mu, yazma gereği mi duymadı bilmiyorum; zarfın üzerinde sadece adım yazılıydı, altında da sadece Ermenek yazılıydı, adres yoktu. Yaz günleri nüfusu üç katına çıkan Ermenek te adressiz mektup gelip beni bulmuştu. Bu durum haftalarca gündem olmuştu, sanki Ermenek Kaymakamı deyip durdu arkadaşlar.

       “Ekmek Arası Köfte”, “Halk Düşmanı Veli Dayı”, “Zıkkım Ola”, Mahallede Tiyatro”, “Yanlış Uçağa Ağlamak”, “Kız İstemek”, “Kel Ahmet”, “Keko”, “Büfeci”, “Dâhiliyeci”, “Faşizmin Üzerine İşe” gibi annesine dair anekdotları sıralamış bize yazar Necmettin Yalçınkaya.

      Yazar 1960 doğumlu, Sarıkamışlı. İzmir’e yerleşir ailesi. İlköğrenimini İzmir’ de yapar. İç savaş kuşağından biridir. O da duyarlı, sorumluluk sahibi, itiraz edici gençlerden biridir. Bundan dolayı 12 Eylülcüler tarafından cezaevine kapatılır. Bol bol okur ve yazmaya başlar.

       Kitabın sayfalarında hızla ilerlerken çocukluğumuzun elma şekeri tadını alırken bana aynı zamanda annemi anımsatıyordu. O da yazarın annesinden pek farklı değildi. Kapıdan dışarısını pek bilmeyen, çarşıya tek gidemeyen ürkek, çekingen kadındı. Mapus hayatım başlamasıyla birlikte annemde de önemli değişiklikler oluşmaya başladı. Tek başına sokağa çıkıyor, emniyete geliyor, mapusta ziyaretimi aksatmıyor, adliyeye gidiyor, partilerin, derneklerin kapısına dayanıyordu, analarla ortak yapılan eylemlere katılıyor, hayatın dört duvardan ibaret olmadığının ayırdına varıyordu.

       Anamdan inciler bana klasikleşmiş bir kitabı da anımsatıyordu. İlk okuduğum kitaplardan biri olan Gorki’nin ‘Ana’ sını, ama bir farkla, yazar bize anasını mizahi anlatıyor, sıkmadan eğlendire eğlendire, güldüre güldüre, düşündüre düşündüre…

       Annesi karşımıza kâh saf, kâh masum, kâh gözü kapalı, kâh cahil çıkıyor, sonra bir bakıyorsunuz karşımızda cin gibi kurnaz, bilgili, akılı bir ana var. Ama her koşulda oğluna sahip çıkan, peşinden koşan, karakol kapılarına dayanan, devrimcilere evladı gibi sahiplenen bir ana.

       Paylaşımcıdır ana, ama bir bakıyorsun o paylaşımcı kadın gidiyor yerine bambaşka, cimri, imeceden uzak bir kadın oluveriyor: Düğüne giderler. Düğün yazarın halakızınındır. Takı zamanı gelir, mendile sardığı bileziği çantasından çıkarır, gider en öne geçer, kameralara özel pozlar vererek bileziği gelinin koluna takar. Düğün biter eve gelirler. Kocası kapıda karşılar, düğün nasıldı diye sorar. Ana birden sinirlenir.

       “O tahtakurusu bize gelmeseydi ben de düğüne gitmezdim,” der, kolunu sıyırır, “Onun bileğine taktığım bilezik şimdi benim koluma takılı olacaktı,” der.

       Dergi satmaktan gelen oğlu ve arkadaşlarına, “Bana Cumhuriyet gazetesi getirdiniz mi?” der.

“Ne yapacaksın ana burjuva gazetesini, halkımızın dergisi Partizanı oku,” der gençlerden biri.

       “Yok, istemem. Partizan dergisi işe yaramıyor çocuklar.”

      “Niye ki ana, dili mi ağır, çok mu politik buluyorsun,” der.

       “(…) Sobayı tutuştururken odunların arasına birkaç kez partizan dergisi koydum, vııztdiyip bitiyor hemen. (…) Cumhuriyet gazetesi öyle mi, hem kalın, hem de acayip tutuşturuyor odunları.” Der!

       İç savaş kuşağını tanımak, acı tatlı anıları yaşamak, onlarla bu yolculuğu yapmak istiyorsanız bu kitabı okumalısınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir