Paramparça…

Ben dünyaya gelirken gelmek istiyor musun diye sorulmadı. “Gelmiş bulundum.”

Bulduğum buydu:

Hep bir yarış, hep bir mücadele!

Bana sorular soruluyordu. Ben sorduğumda ise fazilettir susmak denerek başkalarının susmayışlarını dinlemem dayatılıyordu.

Okulda öğretmen soruyordu: Haniymiş bakalım, yapılmış mı ödevler?

Mahallede komşular soruyordu: Söyle bakalım ufaklık ne olacaksın büyüyünce?

Sonra devlet! Vermediği her şeyi benden istiyordu.

Sorumluluklar yüklüyordu omuzlarıma ardı arkası kesilmeyen.

Her şey olabiliyorum da bir kendim olamıyordum. Ben olamıyordum. Her şeye yetişiyordum da bir kendime varamıyordum.

Öyle yollar döşemiştiler ki dünya denen mahfilde her şey benden ötelerde toplanıyordu.

Oysa bir ağaç bile hesapsız yaşıyor, kuşlar bile hiç kimse için uçmuyordu.

İnsan neden üç günlük ömründe otuz üç parçaya bölünüyordu:Paramparça!

Dünyaya geliş ereğimiz?

Başkalarının mutluluğuna gül, kendimize alaz mı taşımaktı, enikonu bir avuç kül mü sunacaktı çaba dediğimiz baba çocuklarına?

Ormanların uğultusuna, rüzgarın sesine, suların şırıltısına karışabilen şarkılarımız, evren alfabesiyle yazılmış bir tek şiirimiz olmadan, ucuz kavgalarda kanhıraş, yiyip içip geçip gitmek, faniliğe yolculanmak mıydı var oluş dediğimiz cevahirin gereği?

Ya yaşama bir ıssız pencere önünde durmayı planladığımız serenatımız?


Kalır: Şiir yarım.

Aşk yarım.

Ömür yarım.

Düş yarım.

Heves yarım.

Ey erdem!

Ey bizi kutlu düşlere davet eden!

Ya bu urganlara, bu sehpalara, celladın yazgısı silinmiş gözlerine ne diyeceksin?

.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir