ZÜLEYHA’YA KISA BİR DEĞİNİ

 ‘göge düşenlerin takınağı’

Züleyha iki kara ışığın altında duran ateş çukuru. 

Görenin boğazına takılır, yutkunup durur sıkıntıyı. 

İç içten süzülür gider ardı sıra yürek ayaklarına dolaşır

                                                    anasının babasının gülü.

Züleyha eski bir yol tuzağı, iç sızılarının haddi hesabı yok.

Züleyha zamana süzülen bakır bir güğüm, ötesi boşluk! 

Züleyha her adımında histerilere yönelen hüzün ve yokluk.

                                                  kucak düşlerinin taammüsü.

Açıkağız içimizin sevinçleri, yağmurda koşardık. Kollarımız kanat, uçardık damlalar arası yalın ayak. Sonrası üst – baş çamur, gün içi gönülden uzak bir dayak arası! Pencereden pencereye kaçak gülüşler. Ne Leyla’yı bilirdik, ne Mecnun’u. Ferhat ile Şirin ise Dede Korkut masalları kadar uzak.

Damara yönelen su dedikleri, kendini usulca salarken her yanımıza, bir sonbahar akşamı erik ağacının dallarında dokunduk birbirimize. Ne meyve ne yaprak, bilmem neden çıkmıştık erik ağacına. Akıl parmaklara yönelirken, kendimizi bulmuştuk ağaç dibinde. Hem güldük, hem sızlandık o gün.

Sonraki günler hiç eskisi gibi olmadı. Bilmediğimiz bir elektrik içimizde gezindi. Yakınlaştıkça şiddeti artıp durdu… birbirimizden utanır olduk, sonra el’den ayan’dan utandık. 

İlk öpüş, sarılış, memiş… bir avuç ile bir tutam meğerse insanın merkeziymiş. 

Vay anam vay! On dört yaşım korkak patlamalar üstüne kendini tamamlamanın merkezi. Karı – koca, ana – baba buradaymış. İnsan böyle sürermiş neslini.

Bir bulutluk zamandı Züleyha. Sevdin – seviştin, yandın – kaldın.

Hiçbir söz zinciri doyunca anlatamaz onu. Bindiği rüzgarların hepsi içinin esintileridir. Özgür, yalındır yaptığı, yaşadığı.

Züleyha ne yöne yönelse, ardında bakışlardan bir kervan oluşur. Sokağın gençleri, bulvarın gençleri, okulun gençleri…

Kimseye göz kırptığı, el salladığı olmaz. Beş bacının kutup yıldızı! Züleyha’yı sevmek de zordur, sevgilisi olmak da. Yüzündeki hafif tebessüm karanlığı dağıtan güneş gibidir. Ben de dağıldım yoluna.

Toplumun çoğunda yoksulluk kronik bir durum. Sor Zafer’e, Duran’a anlatsın. Ne çok fabrikası vardı Adana’nın. Doğu ve köyler taşındıkça şehir kıyılarına, yarım – yamalak evler sıvandı birbirine. Her çağın ya da yaşın akarı kendine. Annen – baban kadardır eğitimin. Önce çırak olursun, sonra kalfa, usta, esnaf. Bir fabrika da hamal, işçi, usta… Askerden gelirsin geçim derdi boynunda pranga. Elbette sorumluluklarını bilirsen! Yoksa başıbozuk sokakların her ucu yoldan çıkmış arkadaşlar kalabalığı.

Zaman kendine döner, insan eskir, mekan eskir, her şey eskir. Şehir hormonal büyür. Nüfus artar, yarın ki tencere gözbağın olur körleşirsin yaşam içinde. Görmediğin, bildiklerin yirmi – otuz yıl ardında kalır. Yarına bıraktığın birçok şey yarın ötesi olur. Gelenler unutturur öncekileri, sıkıştıranların yoksa. Örneğin faturalar, bildirimler, ödeme emirleri yaşamın rutin akarıdır. Hiçbir şey baba ocağındakine benzemez. Örneğin çocukların büyür, silinir kendine dediğin dost ziyaretleri. Sinema tiyatro kaynaştırır, tv uzaklaştırır toplumdan, kitaplardan, paylaşımlardan. Kısır döngüye döner günler – yıllar.

Züleyha da unutulur elbet. Unutmuşum. Bir akşamüstü durakta gördüğüm eski bir tanıdık üç – beş dakikaya neler sığdırdı neler. Evlenmiş, üç çocuğu olmuş, kocası ölmüş, baba yurduna dönmüş… müş de müş…

Durak, insan sülietleri, araçlar, her şey sesini kaybetti. Oracıkta kalakaldım. İçimde çocukluğum, ilk gençliğin ateşi. Hepsi büyüyerek birbirine karıştı… 

Ses insana akar. Hepsi bir olur ele verir. Acının hası yitirdiğin değil insanın zay’lığıdır. Ne koysan alır, ne yapsan üstü boş kalır. Ateş sana girmesin, sen ateşe gir. Gir ki, ateşin gücünü sen veresin. Yolun gönlün olsun Züleyha…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir