YOL, YOLCU, TEKERRÜR

10 yıl önce yazdığım bir yazı.   

Yol tarik’tir, tarik de yol. Tarih genişledikçe yol da genişler. Yolun yolcusu hep vardır ve değişkendir. Elbette han da olacak. Yolun hanı tarihtir. Hancısı da yazar.

Han ve Hancı tekerrürleri iyi görür. Yolcuların gelişini – gidişini iyi bilir. Söze girdik, kıssadan hisse gerek; şu an sokağa çıkıp ‘Menderes niye asıldı’ diyerek sormaca yapsak ‘bir sürü yalan yamalak’ yanıt alırız. ‘Don, gecelik, köpek maması’ safsataları çıkından ortaya dökülür.

Şimdi han içine asılmış yön tablolarına bakalım; Selahattin Canka iki güzel not düşmüş Karahan Yayınları’ndan çıkan ‘Bitpazarı’ adlı kitabında.

l. not, sayfa 43: Yıl 1958… memleket ekonomisi allak bullak. Demirden tutunda ayakkabı kabarasına kadar her şey ‘tevzi’ye (karne)bağlı… yatırımlar durmuş, hazinenin emrinde sadece 2.5 milyon dolar kalmış.

ll. not, sayfa 255: 1957 seçimlerinden sonra siyasal kargaşanın yanında ekonomik bozgunda halkı bezdiriyordu. Artık tüm kapılar Türk Devletinin yüzüne kapatılıyordu. Avrupa Devletlerine çeşitli ürün meyanında bilhassa ‘buğday’ satma teşebbüsleri tebessümle karşılanıyor, tabiatın bir cilvesi olarak yağmur da yağmıyordu. Sadece halk değil, neredeyse Başbakan Menderes bile yağmur duasına çıkmak mecburiyetinde kalıyordu. Ah! Bir yağmur yağsa, altında saatlerce dolaşırım beyanatı gazetelerin baş sayfalarında yer alıyordu. Nitekim Bursa da bu gayesine erişen merhum sırılsıklam olmuştu yağmur altında.

Araya bir ince not gireyim; M. Kemal ve sonrasında İsmet Paşa, kuruluştan 1950’ye kadar sürekli fazla çıkardıkları devlet bütçesi ile hem Osmanlı’dan kalan borçları ve hem de hiçbir şeyi olmayan ülkede elden geldiğince kalkınma hamlelerini gerçekleştirip, iktidarı ve hazineyi devrederken de 400 milyon dolar değerindeki altın rezervini Menderes’e bırakmıştı. 

Han içinde gezinirken Doğu Batı Yayınları’nın çıkardığı Halil İnalcık Armağanı – l Tarih Araştırmaları adlı kitaptaki A. Teyfur Erdoğdu’nun ‘1958 Irak Buhranı ve 14 – 31 Temmuz Arası Türk Dış Siyaseti’ adlı yoğun emekli makalesinde, İ. İnönü sonrasında Türkiye dış politikasının ne yöne doğru gittiğini, belgeler demeti olarak sunmuş. (Önce bir iç ironi, yani gülmece; Amerika geri kalmış ülke halklarına Coşkun, İngiltere ve İsrail yanında Sütçü, IMF, NATO, BM, AB, Türkiye ve Arab’ın satılmışı el – ayak tutan yardımcı. Çin, Rusya ve Endonezya öteki mahallenin kabadayıları olmuş. J )  

Osmanlı’dan beri krallık Arab’a dert. ll. Dünya Savaşı’ndan sonra çoğu dönüşemedi elbet. Durum Oryantal’di ya da Kolonyal. Şimdi becerebilirlerse kapıları demokrasiye… Konunun anlaşılır özü, Kapitalizm ve Komünizmin Ortadoğu’da kale dikmek – yıkmak oyunu idi. Daha çok kale diken elbette etkin olacaktı.

Dönelim makaleden pasajlara.

Genel Amerika dış politikası, Senato’nun ‘küresel etkinlik’ doktrininin izlerini taşır ve seçilen başkanların adıyla anılan ‘dış siyaset’ doktrinleri uygulamaya konulur. 1950’lerde Truman doktrininden sonra Einsenhower doktrini de aynı politikayı izler. Nitekim Başbakan Menderes 5 Ocak 1957’de yaptığı basın toplantısında… son derece memnuniyet vericidir… şayan-ı şükran hareketler olarak telakki etmekteyiz… demiştir.

Genel Sovyet Rusya dış politikası, Anti Emperyalist yönde geliştiği için, ulusların bağımsızlığı üzerine kurguludur. Stalin’den sonra Kruşçev’in politikası genel dış politikaya ‘barış içinde bir arada yaşama ilkesi’ni eklemiştir. Nitekim Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olan Fatin Rüştü Zorlu 1955’te verdiği bir demeçte; Ruslar bütün peyk memleketleri elde ettikten sonra, bu sahada, Batılı devletlerle ve Amerika ile harbe girmeden daha fazla muvaffak olamayacaklarını aşikar bir şekilde görmüşlerdir. Bu sebepten, Batılı Alem’in müdafası için büyük bir ehemmiyete haiz toprakları bitaraf bir bölge haline sokmak maksadıyla taktik değiştirmektedirler,’ demiştir.

Türkiye’de 1950’li yıllarda başlatılan ithal ikamesi stratejisi ile sanayileşme çabası dış mali kaynakların bulunmasına bağlıydı. Bu kaynakların sağlanmasında da ittifak bağlantılarının harekete geçirilmesi en kolay yoldu… ABD 1949 – 56 arasında Türkiye’ye 559 milyon dolar yardım yapmıştır… 

Menderes Hükümetinin aldığı dış yardımları enflasyonist bir iktisat izleyerek etkin kullanmaması 1955 yılında ABD’nin de dikkatini çekmiş ve Türkiye ile ABD arasında dış yardım konusunda ilk tartışmalar bu yılın başında geçmişti… 

Menderes yardımların azalması üzerine 10 Şubat 1956’da TBMM’de yaptığı konuşmada; ‘Türkiye Amerikan yardımına muhtaçtır. Amerika da Türkiye’ye muhtaçtır. Eğer Amerikan yardımı almamış olsaydı… Türk Ordusu dünyanın hatır sayarak baktığı ordu haline gelemezdi,’ demiştir. 

Nihayetinde yardımlar devam etmiş, ABD 1957 – 59 arası ise 234 milyon dolar daha yardım etmiştir.

Irak monarşi ile yönetilirken 24 Şubat 1955’de Türkiye ile Bağdat Paktı inşa edilmişti. Bu pakta 4 Nisanda İngiltere, 23 Eylülde Pakistan, 3 Kasımda İran’da katılmıştı. Bu paktın öncül amacı, batının Pazar ve paylaşmak korkusu olan komünizmin Ortadoğu’da etkisini kırmaktı.

14 Temmuz 1958 tarihinde, General Abdulkerim Kasım liderliğinde yapılan darbe ile Irak Kralı ll. Faysal ve şürekası katledildikten sonra Mısır, Kuzey Yemen ve Suriye’den oluşan ve liderliğini Nasr’ın yaptığı Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) yeni bir müttefik kazanmıştır.

Irak’taki yeni yönetim Arap Dünyasının onaylamadığı bu pakt’tan 24 Mart 1959’da, Bağdat Radyosu’ndan ‘Emperyalizmin ülkelerindeki tek bağını da kopardığını’ söyleyerek ayrıldığını ilan etti.

Uluslar arası anlaşmalar nikah akdine benzer. Eşitlilik ilkesi yoksa biri hep ‘Egemen’dir. (Bir koşu bakıver; ABD ile İngiltere anlaşmaları ve ABD ile Türkiye anlaşmaları.) Öteki ise rüzgara eklenen. Ve öteki mahallenin kabadayısı müdahil olana kadar devam eder rüzgarın etkisi. Nitekim ABD yardımı askıya alınma riski gösterirken Menderes Hükümeti de Sovyet Rusya tarafına el sallamıştır.

Gelelim Türkiye’nin o dönemde dış politikada ettiklerine; …1956’da İngiltere ve Fransa’nın İsrail ile birlikte Süveyş Kanalı’na saldırmasına sert tepki göstermemiş ve bu yüzden Mısır ile ilişkileri zayıflamıştır… 

Cezayir Savaşı’nda BM’de Fransa’yı destekler tutum takınmıştır…

Menderes Hükümeti 5 Mart 1959’da ABD ile sadece doğrudan doğruya değil ama aynı zamanda dolaylı saldırılara karşı da olan bir İşbirliği Anlaşması imzalamıştır… ve bi’l – vasıta tecavüz halinde ABD’nin askeri yardımına ilişkin madde bir darbe ile Menderes Rejimi’nin düşürülmesi tehlikesine karşı ABD’ye duruma ‘müdahale etme’ yetkisini vermektedir…  

Maddenin örneği zaten iki yıl öncesinde yaşanmıştı; Lübnan Cumhurbaşkanı Kamil Nimr Şemun karşısındaki muhalefeti kendi gücüyle bertaraf edemeyeceğini anlayınca bu muhalefet hareketini uluslar arası komünizmin ‘bi’l – vasıta tecavüzü’ olarak göstermeye çalışmış ve ABD müdahalesine kapı açmıştı… 

Ah Lübnan. …

Gerçekten de Dışişleri Bakanlığı Temsilcisi bu anlaşma gereğince gizli ve yıkıcı faaliyetlerde dahi, ABD’nin silahlı yardım garantisinin söz konusu olabileceğini belirtmiştir.

Bir ince anımsatma; bu gün İran’a karşı ‘savunma kalkanı’nı kabul eden zihniyetin çok partili sistemdeki öncüleri de o yıllarda ilk ABD üslerinin kurulmasını kabul etmişlerdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nde ‘sağ tandanslı’ hükümetler Emperyal atamız ‘Osmanlı’ düşlerine yatmaya hazır olduğu için geçmişin ‘kırık yüzyıllarını’ görmemeye çalışarak Emperyal anlamda kendini batıya eş görüp rüzgara eklenen anlaşmalar eşliğinde ‘yeni dünya düzeni felsefesi’nin zararlarını atlayarak Arap Baharı’na kendini müdahil saymıştır. 

Bu müdahillik jandarma algısında ise eğer, bu ülkenin vatandaşlarına ve komşu ülkelerin vatandaşlarına çok zarar verir. 

Osmanlı düşlerinin bir kıvılcımı ise eğer, yine zarar verir. 

Demokrasi algısında ise eğer, demokrasi de böyle şeyler yoktur zaten.

Bu girişten sonra günümüze geldikte, bütün komşularımızla sıfır sorun diyen ve vizeleri karşılıklı kaldırmaya kadar gelen tavırdan sonra ‘Arap Baharı’ havasından zalimin duruşuna göre etkilenen AKP ile karşılaşıyoruz. 

Bir kaç Afrika devletindeki zulümlere müdahil olduktan sonra ki, bu zulümlere BM ve NATO eliyle de olsa alet olmamak ‘dik duruş’ sayılır. Yapılacak şeyin arka planını görmeye çalışarak ‘barışa katkısı ne’ sorusunu iyi yanıtlamak gerekir.

 Afganistan’ın son kırk yıllık değişimini Halid Hüseyin yazmıştı (Uçurtma Avcısı), okurken iyi görmek lazım ‘bir halkın kaderi nasıl kötüleşiyor’ diye.

ABD ve Batının Irak’a getirdiği demokrasiyi milyonların kanıyla nasıl yıkadığı yakın anıların sıcaklığında hala yürek yakıyor. Batı imzalarını attı şimdi geri çekiliyor. Gelecek bize dert gibi. Sözlere bakarsak ya İsrail olacağız ya Afganistan.

Bir de durduk yere ve bütün itirazlarımıza rağmen, asilerini eğittiğimiz Libya’yı yaşadık. (Libya ki, anılarımızda zor günlerin dostu olarak sıcaklığını korur.) Libya’nın gelişmişlik düzeyi ve ekonomik ferahlığı dünya istatistiklerinde kendini gösterir. İç Değişimi ise kendi sorunu idi. Yüz binlerin canına kıyan dönüşüm ‘bize ne yük getirir’ onu yakın ve orta zaman gösterecek.

Tunus’un korkağı evden kaçarken, Mısır’ın Mübarek’ine diklendik, hatta cenneti – cehennemi de gösterdik. ‘İyi ki Mübarek kendiliğinden gitti de’ dedik içimizden. Mısır’ın yeni derdi ‘Müslüman Kardeşler’. Geleceği halk olarak kendileri inşa edecekler.

Şimdi alt komşumuz Suriye’nin Esat’ına, batının şişirmeleri ya da ‘Arap Baharı’nın ters etkisi ile ‘bırak git’ diyoruz. Yaptırım listesi de çıkardık. Sanırım ileriki günlerde ‘sudan savaş sebebi’ arayacağız.

Arap Dünyası Halklarının çoğunlukta istekleri elbette Arap Yöneticilerin isteklerinden ayrıdır. 

Yöneticiler ABD’nin yanında yer alırken, halklar ‘zulme dur diyecek bir ses’ aramıştır ve ‘van minüt’ bütün gönüllerin ortak benimsediği olmuştur. 

Bir sohbetimizde Suudi Arabistan’da çalışan Antakyalı Mehmet şöyle demişti; on sekiz yıldır Arabistan’da çalışırım. Birçok Arap memleketini de gördüm. Türkleri Uzak Doğu işçilerinden aşağı görürlerdi. ‘Van minüt’ halk içinde durumu değiştirdi. Şimdi iyiyiz, dostuz. Sabah sohbet için kahvaltıya gelen komşular beni memnun ediyor. Önce her şey çok kötü idi… Mehmet’in bu sözleri insanın ve insanlığın adaletin ve eşitliliğin orta yerinde durması gerektiğini imliyor.

Ana başlığa geldikte, biz bu durumu ‘geçmişte yaşamıştık’ diyesi geliyor insanın… ABD yandaşı ve koruması altındaki Menderes’i ve arkadaşlarını kimin astığı içimde hala kadim noktadır…

Geçmişte inadından dolayı iktidarı ve canını kaybeden siyasanın ardından giden iktidara geldi ve yakın tarihi iyi özümsemediği için aynı hataya mı düşüyor düşünceleri akıldan geçip duruyor durmadan. 

Bir taraf Arap Baharı, bir taraf yetişip geldiği Kapalı Kültür! Başbakan nere gider bakmak gerek. Bir de içimde küçük bir soru var. Yanıtı sarmal olmuş birbirine dolanır; iş, demokrasi, berikinin ötekisi, içeri, ötekinin öncesi, rehin, falan fişmekan. Elbet bu soruyu da toparlar yazarım bir gün.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir