Bahattin Avcu’dan “İlhan Kemal” söyleşisi

Şiirden İki Aylık Şiir Dergisi

Temmuz – Ağustos sayısı; İlhan Kemal Dosyası.

Edebiyatçı dostların okuması dileğiyle…

İlhan Kemal ile Söyleşi

“Şiir, Çölün Kalbinden Çiçek Toplamaya Kalkışma!”

Bahattin AVCU

İlhan Kemal ile söyleşeceğiz. Seyhan’ın kıyısındayız. Sanki birimiz Panflüt çalıyor, birimiz Spekdrum. Sesler birbirini öylesine tamamlıyor. Emirgan’ın bahçesi keyifhanemiz. Girdik içeri geçtik yerimize. Sağ olsun görevli kardeş aşina Nehir Şairlerine. El salladı olduğu yerden ‘hoş geldiniz’ kıvamında. Adana’nın yoksulu Doğusu ve Güneyidir. Irmak ve E5 karayolu Emperyal bir sınır. Yüreğir’in yoksulluğuna saplanmış kılıçtır Hiltonsa, Optimum, Sheraton, Aqualand. Son yirmi beş yıldır kuşatma altında. Sinanpaşa Mahallesi ağır yaralı! Nedeni Toki üzerinden Kentsel Yenileme safsatası, Büyükşehir Belediyesi yağmacısı. Bunların insanların anılarına saygısı yok. Seyhan Yakası’ndan bakıyoruz yaramıza, acımıza. Birazdan İlhan ile söyleşeceğiz.

İlhan Kemal; Dur Mirim, aceleye gerek yok. Geleneğe bir nefes olsun, bu defa söyleşi yapılan başlasın ilk söze. Şu an heyecanlıyım. Neden dersen, ben kendimi kaideli – kurallı hiç anlatmadım. Hiç sorma, bu tuhaf bir his! Kendimi kısıtlanmış hissediyorum, aklım boşalıyor yahu. Bak! Çırıl kalmışım gibi gerildim, terlemeye başladım yanımda mendil de yok. Sen ne güzel adamsın. Yazın küçücük çantana, kışın yeleğinin ceplerine dünyayı sığdırıyorsun. Mendil ver bana.

(burada dost gülüşler var.)

Çocukken kendimi anneme anlatırdım, şunu yapacam, bunu yapacam diye. Annem saçımı tarardı ben en güzel kitabın hikayesini anlatırdım. Anlattıklarım içimden akardı nehir misali. Ala sulu çocuktum, annem akbezlere sarılıp gitti öte yana. O zamandan beri kendimi kimseye anlatmadım. Liseyi bitirdiğim yıllarda babam da gitti annemin yanına. Düşün! Daha çocuğum. Bir de kardeşim var! Allah’tan sekiz tane büyüğüm var. Kol kanat gerdiler bize. Hepsi babamın yerini tuttu da annem ayrı.

Şair şiir içine kendini gizler, bir biçimde ekler. Bakmasını bilen bulduğunda söbeler. Şiir tasarrufların anasıdır, hünerde buradadır. Şairden kendini anlatmasını istemekse şiirden uzaklaşmak, işi düzyazıya evriltmektir. Hamama giren terler denir ya hani, bağışla kuralı bozduğum için, buyur söz sende.

Bahattin Avcu; Böyle zamanlar şarabın dengidir. Dinleyeceksem şarapta isterim. J

(Burada yine dost gülüşler var.)

Sevgili İlhan, kitaplarındaki yazar tanıtımında;

‘İlhan Kemal (Kemal Kaplan),13 Eylül 1968’de Adana’nın Feke ilçesine bağlı Tokmanaklı köyünde doğdu. Şiir, inceleme, deneme, söyleşi ve şiire dair kuramsal yazılarıyla Adalya, Akatalpa, Amanos Edebiyat, Andız, Bahçe, Budala, Babylon Şiir Kenti, Dize, Ecinniler, Eliz, Etken, Hayal, Heves, İmgelem Çocukları, Kavram Karmaşa, Kurşunkalem, Kum, Kıyıdili, Lül Sanat, Mühür, Mortaka, Mazruf, Nordik, Patika, Papirüs, Sanat ve Hayat, Söylem, Sincan İstasyonu, Şiiri Özlüyorum, Şiirsaati, Ücra, Varlık, Yeniyazı ve Yom Sanat gibi birçok ulusal – yerel edebiyat dergisi, fanzin ve şiir antolojilerinde yer aldı. Ayrıca, şiirleri İngilizceye çevrilerek 2015 Yılında Kanada’da yayımlanan Destine Literare adlı seçki, 2016 Yılında Taiwan’da yayımlanan World Antholog of Poetry – Dünya Şiir Antolojisinde, 2017 yılında İngilizce olarak İtalya’da yayımlanan, dünya şairlerinden şiirlerin yer aldığı “Salt boundaries” (Tuz sınırları) adlı antolojide ve 2019 yılında Amerika’da yayımlanan Miletus adlı şiir dergisinde yer aldı. İncelemelere konu oldu…

Lül Sanat ve İmgelem Çocukları dergilerinin kuruluş ve yönetiminde görev aldı. Ötekileriz Kültür Sanat Girişimi’nin kurucu kadrosunda bulundu. Köşesinde sadece şiir yazarak kalanlardan olmadı: Birçok sanatsal organizasyonun gerçekleşmesinde planlar üretti, önderlik etti, emek harcadı… Köyde ekin biçti orakla! Çukurova’da pamuk topladı, ırgatlık etti. Şehirde arzuhalci ofislerinde çalıştı. Muhasebecilik yaptı. Küçük yaşlarda hem annesini hem de babasını kaybettiği için hem çalışıp hem okudu, İşletme Fakültesini bitirdi. Daha ilkokul ve ilk gençlik yıllarında usta şairlerin şiirleriyle tanışması sonucunda şiir sevgisi onda bir tutkuya dönüştü. Köy, kasaba, büyükşehir, metropol kültürü, yaşamı… Hayatın her türlü halinin içinde yer alması ruhunda bir zenginlik olarak birikti. Okumalardan ve günlerin içinden damıttıklarından başka bir senteze ulaşmayı ve bunu şiir kılmayı var olma kavgasının odağına koydu.Veysel Çolak’ın deyimiyle; ‘Hayatın nöbetini tuttu.’ Hayat karnavalında sözcüklerle dansta hâlâ…’

şeklinde anlatılmaktasın. Ne çok şey sığdırmışsın sanatsal yaşamına. Kutlarım kardeşim. İmgelem Çocukları dergisinden ekip arkadaşıyız seninle. O vakitler kullanmakta olduğun İlhan Kemal Kaplan imzasında değişikliğe gitmeni ekip arkadaşların olarak biz istemiştik senden. Yerini de im’leyeyim. Genç İnisiyatif’in bize ayrılan yol tarafı köşesindeydik. Böyle imler güzel olur, alanı da verir. Demiştik ki; “Çukurova romanda Yaşar Kemal’i, öyküde Orhan Kemal’i armağan etti edebiyatımıza, şiirde de seni edecek, bundan böyle İlhan Kemal imzasını kullan!” Sen naz – caz etsen de oylamaya gitmiş, çoğunluk bu yönde görüş bildirince, kabul etmiştin. O günlerin üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçti. Bu süreçte de yapıp ettiklerinle bizi mahcup etmediğini görmek benim açımdan kıvanç verici… Ama bilmeyenler için olsun, doğduğun yerleri, çocukluğunu, nasıl bir yaşamın içinden el verdin günlere, bunları da ilaveten anlatmanı istesem?

İK- Torosların koynunda saklı bir gök salkımıdır doğduğum köy. Altmış sekiz eylül yazıyor kimliğimde dünyayı selamladığım vakit. Bu tarihten birkaç ay ileri ya da geri de olabilir. Benim doğduğum vakitlerde köyden ilçeye gitmek bin bir çileydi. Hem ulaşım açısından hem de işten güçten vakit bulmak yönünden. Yeşil brandalı yeşil bir jeep vardı komşu köyde. O da karda kışta sık sık arızalanırdı. Lazım olduğunda bulabilene aşk olsun.

Genellikle at üzerinde yapılırdı yolculuk ilçeye, devlete iş düşünce. Bizim köyün bağlı bulunduğu ilçe Feke olmasına karşın Kozan’a ulaşım daha kolaydı. Feke’ye gitmek için önce Kozan’a gelinir, Feke’ye giden minibüs ayarlanırdı.

Andığım koşullar yüzünden kütüğe kaydımın doğumumla uyumlu olup olmadığı konusunda tereddütlüyüm. Bizim oralarda doğumlar ekinler biçilirken, yapraklar dökülürken ya da diz boyu kar vaktiydi şeklinde dile getirilir. Benim doğumumla ilgili annemden işittiğimse: yapraklar dökülürken’dir.

İyi de yaprak dökümü Eylül’den Kasım’a kadar devam eder neredeyse… On kardeşten sondan ikinciyim. Dokuzuncu mu demeliydim acaba?

Babam sıra bana gelene kadar bütün çocuklarını okutmuş, bu uğurda Kozan”a ev bile yaptırmış. Engin görüşlü bir köylü olmasına karşın, sıra bana geldiğinde işler değişmişti: İlkokulu köyde bitirmişim, Kozan’a gidilerek ortaokula yazdırılmam lazım, kayıt günleri geçecek neredeyse, babamda çıt yok. Bende bir endişe!

Sonra babamdaki bu suskunluğun sebebini çözdüm, daha bir katlandı endişem: İlkokulu bitirdim, yaz tatiline girdik, ama bize tatil yok. Köy yerde gün doğumundan batımına iş çok! Babam, benim için ‘Bunu da İmam Hatip’e yazdıralım ama okullar başlamadan önce bir şeyler öğrensin, öncesinde birkaç ay Kuran Kursu’na gitsin de İmam Hatip’te zorlanmasın çocuk… Oğlumu Atatürkçü bir müftü yapmak istiyorum!’ demiş ve beni köyden uzakta, ücra, ormanlık bir yerde, sanki saklamışlar gibi inşa edilmiş bir Kuran Kursu’na yazdırmıştı.

Üç gün, beş gün, on gün derken bunalmıştım burada. Başımızda elinde kiraz çubuğu ile dolanan hoca, en küçük bir kusurumuzda yahut kusursuz yere çıbartıyordu bir yanımızı. Yatılısın. Korunaklı bir yer. Kaçmak mesele. Ama ne yapıp edip bir yolunu bulmalı kaçmalıydım. Öyle de yaptım.

Babamın gözünden gönlünden silindiğimin resmini ellerimle yaptım. Ona göre kendisini çiğneyip geçen bir asiydim artık. Ve normal ortaokula da yazdırılmamalı, köyde bekçi kalmalıydım… Derken günlerden bir gün sabaha karşı annemle babamın tartıştıklarını duyar gibi oldum uykum arasında.

Babam ‘Bu da köyde kalsın hanım, hepsini okuttuk, bak yanımızda kimse kalmadı, biz de yaşlandık, kalsın ki hem bize hem de çifte çubuğa sahip çıksın!’

Haydaa! Tam yandıktı. Bakalım annem ne yanıt verecekti. Geleceğim annemin sözlerine kalmıştı. Kulaklarımı iyice kabarttım.

Annem ‘Bak herif, (Anadolu kadını eşine kızdığında Herif sözünü kullanır.) haksızlık etme! Hepsini okutmuşsun bu çocuğu da okutacaksın. Biz bugün var yarın yokuz, bir şekilde idare ederiz. Ama çocuğun geleceğini çalarsak inan ki ahından iki cihanda da kurtulamayız. Çifte çubuğa sahip çıksın diyorsun, neyin var Allah aşkına, el kadar kıraç tarla, bir inek, iki keçiden başka? İki güne kalmadan oğlumu da yazdırmalısın ortaokula!’

Canım annem! Buydu duymak istediklerim. Babam annemin dirayeti karşısında ‘tamam o vakit’ demiş ve ertesi gün Kozan’da almıştık soluğu. Annem babam iki gün yanımda kaldıktan sonra köye geri dönmüşlerdi. Bir başınalıkla tanışmam böyle başlamıştı. –Şiirin yalnızlıkla bir ilgisi olmalı!- Her işimi kendim yapıyordum. Yemek, temizlik, ütü… Say, daha say.

Ev, eski usul bir ev. Elektrik yok. Doğrusu fakirlerin evinde elektrik yok. Sokağa da elektrik hattı yenilerde gelmiş. Gaz lambası ya da mum kullanarak ders çalışıyorum. Bazı zamanlar gaz da bitiyor mum da. Sokak lambası altında ders çalışıyorum. Bazı zamanlar hiç param olmuyor, aç kalıyorum. Komşu Ablam ve Teyzelerden Allah razı olsun, ummadık zamanda yemek tabağı geliyor. Hafta sonlarında tarım işçiliği yaparak harçlığımı çıkarıyorum. Kâh limon-portakal toplayıcılığı, kâh tarla çapalama, kâh pamuk toplama… Dahası ayakkabı boyacılığı yaptığımı da anımsıyorum.

İşin gerçeği şu: Babam köy yerlerine göre nispeten varlıklı bir insanken, çocuklarını okutmak yolunda varını yoğunu harcamış, nihayetinde çerçilikle yaşamını idame ettiren bir insandı. Bana gönderecek parası yoktu. Ama ben her şeye karşın okumayı kafaya koymuştum. Aç, susuz, ışıksız – fenersiz de kalsam… Bunları niçin mi anlattım: Dahildir şiire şairin yaşamı çünkü!

BA- Eksiğini onara onara büyütürmüş yüreğini insan! Öyle yapmışsın sen de. Belki de şiirine fark ve renk katan değerlerdir bu anlattıkların. Anlattıkların şiir gibi bir yaşam ama ben yine de sorayım; şiire nasıl başladın?

İK- Futbolu severim tabii. Galatasaraylıyım. Hakan Şükür’ün futbol tarzı mı Rıdvan Dilmen’in mi desen, duraksarım cevap verirken. Bu Fenerli olduğum anlamına gelmez. Ama dostum sana bir şey söyleyeyim ve fakat aramızda kalsın. Malum olayının ortaya çıkmasından sonra Hakan sıfıra düştü gözümde. Adana Demir Sporlu olduğumu ben söylemeden de anlarsın sen. Efendim, duyamadım. Hımmm. Şimdi duydum.

Haklısın elbette sen şiire nasıl başladığımı sordun, ben neler söylüyorum öyle ya… Aslına bakılırsa şiire başlamak diye bir şey yok. Belki de şiire başlayan ben değilim de şiirdir bende başlayan: Eğen büken, ruhuma şekil veren! Bu arada kedileri de çok sevdiğimi söylemiş miydim?

Tamam canım sorunu geçiştirmiyorum, bir şeyler söyleyeceğim bu hususta da: Yukarıda kalabalık bir ailenin çocuğu olduğumu söylemiştim. O yılların siyasi atmosferinde, kitapların yasaklı olduğu yıllarda, ağabeylerim kitaplarını korumak için köydeki evimizin ardiyesini tahsis etmişlerdi kendilerine. Ardiye ardiye değil de, bir yarısı kitap ambarı gibiydi. Çocukluğuma böyle bir ardiyeden renk katarken aslında geleceğime de şekil verdiğimi o vakitler bilemezdim. Bilmem anlatabildim mi?

BA- İnsana derinlik katan şeyler vardır hayatta. Okumak ne kadar önemliyse yaşanmışlık da o kadar önemlidir insan ruhu şekillenirken. Çünkü bu iki unsur en az yaradılıştan gelen mizaç kadar önemlidir şiire giden yolda. Bu çerçeveden baktığında şiirine dair neler söylersin?

İK. Haklısın. Hayatın her türlü haliyle hemhal olmamın bana kattığı zenginlik vardır kuşkusuz. Bu olgu okumakla, bilmekle de sentezlenince kaçınılmaz olarak şiirim de buna göre şekillenmiştir:

Anadolu da insan sözel kültür içine doğar. Eğitimi ve kendi geliştikçe yazınsala doğru yol alır. Az gelir, akademik kitaplarda gerekir geçmiş tarihi bilmek için. Sözel Kültürün her yanı masaldır, meseldir, ağıttır, hikayedir, türküdür. Onun içindir ki bizler türkü dinlemeyi, söylemeyi severiz. Her birinin ayrı hikayesi vardır.

Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan deyişleri, türküleri anılarımızın her yanıdır. Dedem Korkut ilk masallarımızın aktığı çavlandır. Eskiden arada bir köye gelen Destancılar vardı. Tabldot gazete gibi dört sayfa! Bir olay dörtlüklerle anlatılır giderdi. Okurken dramı yaşardın yahu. Yaşlı teyzeler destan üzerinden bal – reçel sebebimdi; Oğlum şunu bir okuyuverin mi? Okurken bir de tiyatral rol yapardım. Sanki ben yaşamışım gibi.

(Burada yine dost gülüşler var.)

Yazınsal tarafım ilkokulda büyüklerim tarafından iyi beslendi. 78’li yıllar ülke cehenneme döndürülmüş, kitaplar, türküler yasaklanmaya başlamış. Büyükler saklanacak kıymetlerini köye getirmiş, ardiyeye koymuş. Ben iki üç güne bir kitap bitiriyorum. Anlasam da okuyorum, anlamasam da. Bir hastalığa tutulmuşum sanki. Birde kitap okurken iş buyuran yok! Rahatım. Kış gecelerinin açık gökyüzü köyde mükemmel bir tabloya benzer. Ay’ı da büyüktür, yıldızı da. Durmadan ondan ona atlarım düşlerimde, yanımda okuduğum romanların kahramanları. Süür! Kim tutar seni.

Elbette üniversiteden sonra kendimi bulmaya başladım. Sorularım daha usturuplu, arayışlarım daha bilinçli oldu. Akademik yayınlar zihnimdeki karışık parçaları düzgün bir sıraya koydu. nelerin kültürel kalanı olduğumu buldum. Ben Şar’lıyım, sen Şarıklı. Bilirsin zaman nehrinde akan şeyleri.

Coğrafyamın her yanı değişik zamanların krallığı! Kizzuwatna, Hitit, Hurri, Luvi, Klikya, Çukurova, Adana. Önceleri Asur, Babil, Ugarit ve Mısır medeniyetleri yağmış üzerimize. Sonra Selçuklu zamanları ve Moğol Kaçkını bir sürü oymak kabile. 13. Yy. sonu ve 14. Yy. Moğolları yenen Memlükler kandan dolayı dost eli olmuşlar bize. Düşün bir Mısır nere Çukurova nere. Sonra Ramazanoğlu beyliği. Tamamen Türk Yurdu olmuş bizim eller. Akademik Makalelerde farkına vardığım bir şey. Ermeni kardeşim her zaman Türk’ün karşısında olanlarla ittifak kurmuş. Bunu eleştiri ya da suçlama olarak söylemiyorum. Yalnızca mim koydum.

Ülkemin her yerinde olduğu gibi bizim köyde de kaç –kaç günlerini, Tehcir günlerini yaşamış yaşlılar vardı ve ben heyecanla dinlerdim anlattıklarını. Adana’dan yukarı kaçan Türkler, sonrası Maraş’tan beri Akdeniz’e yol alan Ermeniler. İki tarafta yayan – yapıldak, her şeyleri geride kalmış. Üstüne birde acılar binmiş. Arkalarında öfke bulutları!

İnsana derinlik katan şeyler dedin de; Coğrafyamın yaşanmış kültürel birikiminin derinliği böyle bir şey. Ruhsal Derinlikse bunlardan süzülen! Yaşamadığın şeyleri düşlersin. Düşlemek şiirin olmazsa olmazıdır. Önemli olan düşlediğin şeyleri doğru zemine oturtmaktır. Şiir tanıma sığmaz elbet ama yine de biz şöyle diyelim; Şiir, çölün kalbinden çiçek toplamaya kalkışmaktır. İnci Buğusu’nun evreni yaratması gibi, Adem’in dünyayı oldurması gibi.

BA- Bizim gözümüzde İlhan Kemal şiirin beyefendisidir ve yaşamın mücadele yerinde durur. 1 Mayıs, Gezi Eylemleri, Adalet Yürüyüşü gibi şeylerden geri kalmaz. Bir atasözümüz var ‘gözden ırak olan gönülden de ırak olur’ diye. İlhan Kemal kürsülere pek çıkmaz, kendine mi güvenmez, şiirine mi güvenmez, niye? Ve bu tavır edebiyat çevrelerinde senin ve şiirlerinin ıskalanmasına yol açmaz mı?

İK- Sanmam. Yaşam bir zincirdir: Bizler, olaylar ve olgular her şey ama her şey görünmez bir şekilde eklemlenir o zincire. Hiç farkında olmasak da! Ben şiirime çalışırken bir başkasının da ruhuna çalışırım aynı zamanda: Gizli okurun. Öyle bir akış ki bir nehir gibi faş olur insandan insana. İnsandır insanı çoğaltan. Sevgidir. Örneklersek şair ve okur birbirinin hem ustasıdır hem çırağı. Durum böyleyse kürsüden kürsüye gezmenin ne anlamı var. Doygunluk önemlidir. Bırak! Öteki de doysun açlığına. Önce doyan kalanlara yol göstermelidir ki, dünya, yaşam, bütünlük güzellensin.

BA- Bilirim ki gecelerini şiir için zay eden birisin. Gündüz yaşam meşgalesi, gece şiir meşgalesi! Çilehane gibi bir kağıt – kaleme hapsetmişsin kendini. Niçin şiir yazıyorsun, bir beklentin mi var?

İK- öncelikle şunu belirteyim, her türlü hapsedilmişliğe karşıyım. İnsanın arayışları, bulmuşlukları içinden gelir. Sanatçının ürünü yaşamdan süzdükleridir. Ben gün içinden şiir toplarım. Şunu da iyi bilirim, yerin yüzünde söylenmemiş söz yoktur. Şairin bir işi de en az kullanılmış şekil ve anlamları bulmasıdır. Düşün bir! Allah ‘ol’ demiş, yoktan var olmuş her şey. Ya da şöyle düşün, dünya milyarlarca yıl içinde evrilerek oluşturmuş her şeyi. Her şey kendini oluştururken her tarafı ses dolu! Onun için diyorum söylenmemiş söz yoktur diye.

Elden geldiğince gün içinden şiir topluyorum. Seyhan Kıyısından, Emirgan’dan, Parktan, Dost Sohbetlerinden, İçtiğim şarabın keyfinden, okuduğum kitaplardan, trafiğin karmaşasından, Hükümetin zulmünden, alanların mücadelesinden, vesselam sayamayacağım daha pek çok şeyden.

Geceleri un eler gibi elerim topladıklarımı. Elek üstü kalanlar kıymetimdir. Benim şiir seleksiyonumda bu.

Hiçbir umuş içinde olmaksızın sadece kendimce bir şiir kozasına çalışıyorum. İpeğin takdirini nasıl biçecek zaman? Bunu hesap etmedim. Ben hesap etmesem de edebiyat çevresinde sahici olanı ıskalamayan bir birikim de varmış…

Şiirden dergisinde benimle ilgili dosya yapılacağı belirtildiğinde ilkin inanamadım: Sanat mücadelemin boşa gitmediğinin imgesi bu muştu karşısında gözlerimden iki damla yaş süzüldüğünü fark ettim sonra. Düşünenler sağ olsun.

Ben Türkçenin, bu büyülü dilin aşığıyım. Şiir diline en yatkın dil Türkçedir desek abartmış mı oluruz? Hayır! Şiir yazmakla ilk önce dilime olan borcumu ödediğimi düşünürüm. Taş üstüne taş koymak istedim: Şiir yeni sözcük türetimlerine, sözcüklerin kullanılış biçimlerine doğrudan etki etme kapasitesi en yüksek edebi tür. Bu kadarını romanda, öyküde ve düzyazıda bulamayız. Sözcüklerle dans etmektir şiir yazmak. Ben bu dansı seviyorum. Estetik! Bu sözcük çok yakışıyor bu dansa.

İnsan fanidir. Şiir yazmakla bu faniliğe kafa tutuyorum belki de. Farklı bir şiir kilimi sermek istiyorum dünya evrenine, bu da mümkün. Sorsan dört kişiden beşi şiir yazdığını söyler ülkemizde. Şiir adına ortaya konan verilere toptan baktığımda beni saran ve sarsanına çok az rastlıyorum. Bir şeyler eksik! İşte o eksik olanı tamamla dürtüsü beni şiire sarılmak için dürtüp duruyor. Bunları söylerken bilgiçlik taslama gibi bir niyetim yok. Şiirin ne olduğunu, nasıl yazılacağını öğretmeye kalkışmak! Yooo! Bu söylediklerim “bana göre”dir. Ama şu da var ki bir iddian yoksa en iyi kumaşı da verseler bir elbise çıkaramazsın. Ben stilistlere aykırı düşen modeller üzerinde çalışan bir söz terzisiyim.

Şiirimi kurarken kim ne der kaygısıyla hareket etmedim. Bu duyguya kapıldığımızda yeni yaratımlar ortaya koyamayız. Hiçbir ödül sahibi değilim. Arkadaşların zoruyla bir iki yarışmaya katıldım onları kırmamak için. Ama bir şey çıkmadı. Ödüle karşı değilim ama şiirin yarıştırılması şiirin doğasına ters geliyor bana. Şairi onurlandırmanın başka yolları, mutlaka vardır. Örneğin adıma düzenlenen bu dosya hangi ödülle kıyaslanabilir? Şiir poetikamla ilgili geniş anlatılar bu söyleşinin kapsamına sığmaz. Poetikamla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler yakında çıkacak olan “Sonsuzluk Şarkısı” adlı poetik metinlerin, deneme ve söyleşilerin yer alacağı kitabımı beklemeli!

BA- Anadolu Edebiyat Dergileri dar alan yollarıdır ve biliriz ki ustalarda oralardan geçerek gelmişlerdir geniş alanlı Ulusal Edebiyat Dergilerine. Sence Edebiyat Dergilerinin şiirin gelişmesine katkısı var mıdır?

İK- Olma mı? Yerel dergiler sanat mücadelesinin ilk alanıdır. Düşün bir, her taraf utangaç sanatçı, elbette atılganları da var. Bir sürü iç çatışmalar – çekişmeler. Sayfa eleştirileri, yayınlanmadı kavgaları,

(Burada yine dost gülüşmeler var.)

ama hepsinin kendimi pişirmede faydası oldu. Seviyorum bu alanı, yolu.

Lise yıllarından bu yana bütçemin yettiği ölçüde bütün edebiyat dergilerini takip etmeye çalışırım. Dergiler bir okul. Ama sana verecekleri senin alabildiğinle sınırlıdır. Bir de edebiyat dergilerinin mutfağında yer almak da önemli.

Kendimi yetiştirmem de Lül, İmgelem Çocukları ve Ötekileriz Grubu kıymettir. Her daim içimde yeri özeldir.

Lül Edebiyat Komini olarak sen, ben, Hasan Hüseyin Gündüzalp, Kusey Tangüler, Bülent Gökgöl, İbrahim Tayfur, Mesut Yavuz, Zeki Solmaz, Yusuf Kaptan, İbrahim Alp ve dergi emekçileri olarak şu an adını anımsamadığım kardeşlerimle attığımız ilk adımdı. Toplantı masamızdaki çalışmalar hepimize kıymetler kazandırdı.

Hasan Hüseyin Gündüzalp ve Bülent Gökgöl’ü zamansız bir kazada, Mesut Yavuz’u da amansız bir hastalıktan zamansız kaybetmek içimde hala ince bir sızıdır.

İmgelem Çocukları olarak sen, ben, Zeki Karaaslan, Pali Canon, Mehmet Ak ve Cumali başeğmez ilk sorumluluk organizesini üstlendiğimiz dergiydi. Mutlu olduğum yorgunluğum. Benim için zamanın en hızlı aktığı zamanlar. Ülkeyi telefon üzerinden gezdim yahu!

Ötekileriz Sanat Girişimi ben, kankan Bahattin Yıldız, Zeki Karaaslan ve Mehmet Ak ile birlikte Sanal Edebiyat sıçramamızdı. Orada da çok şey öğrendik.

Bahattin Yıldız’ı zamansız bir kalp krizinde erken kaybettik. Hepimiz acılandık. Onun içindir ki anısına arada bir Seyhan Kıyısında şarap içer anıları yad ederiz.

Hep birlikte çok güzel işler yaptık. Bize düşen ve yakışan toplulukla yapılan her işte olabilecek aksaklıkları affetmek, güzel olanı öne çıkarmak olacaktır. Ekip arkadaşlarımla birlikte edebiyat adına Çukurova için verdiğimiz onurlu mücadelenin hakkını edebiyat tarihçileri bir gün mutlaka iade edecektir.

‘Alanlardan geliyorum sevgilim!’

İlhan Kemal’inYayımlanmış Şiir Kitapları:

1- Mağmum (Ocak 2006) – Kora Yayın

2- Hiç, Kimsenin Bildiği (Nisan 2007) Başak Yayınları

3- Ücra Söz (Ağustos 2009) Hayal Yayınları

4- Değişik (Haziran 2011) Mühür Yayınları

5- Yağmur Konalgası (Eylül 2012) Kanguru Yayınları

6- Beni Güzlerimden Öp (Mart 2014) Mühür Yayınları

7- Ağır Çıvgın (Mayıs 2016) Mühür Yayınları

8- Yalnızlık Karnavalı (Mart 2018) Şiiri Özlüyorum Kitaplığı

9- Yitik Kitap (Haziran 2019) Hayal Yayınları

10- Şehrazat’ın Düğünü (Nisan 2020) Klaros yayınları

11-Çavlan Sözler, Toplu Şiirler (Kasım 2020) Klaros Yayınları

12-İnci Buğusu, Sevdavi Şiirler (Mart 2021) İmgenin Çocukları Yayınları

13-Issız Yara, Protest Şiirler (Mart 2021) İmgenin Çocukları Yayınları “

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir