Fatih Donma

Hani zaman anlamını yitirir ya, yer gök donar, her şey o an kifayetsiz kalır ya o anlardan biriydi. Sosyal medyadaki paylaşımlar Fatih Donma’ nın aramızdan ayrıldığını duyuruyordu. Sevincim kursağımda kalmıştı, gülüşüm yüzümde donmuştu. Gel de inan! Gel de yanmasın için!

     Mehmet Fatih Donma!

     Hapis arkadaşım, yol arkadaşım erkenden sızıp kalmış!

     Mezarlık gibi bir sessizliğin ortasındayım. Hiçbir şey duymuyorum. Tüm solukların kesildiği anı yaşıyorum, ne kadar yaşadığımı bilmeden.

     “Seni acemi seni, öğren de geç karşıma” diyen bir ses kulağıma doluyor. Gıcık veriyor yine voleybol oynarken. “Senin burnunu sürterek voleybol sahası çizecem” diyerek devam ediyor gıcıklığına. Bu ses Fatih’ in sesiydi. Ermenek hapishanesinin kuyu gibi havalandırmasının boşluğunda davudi sesi yankılanıyordu. “Seni acemi seni” derken yine rakibini avlıyor, bir sayı daha almanın keyfi içeresinde gevrek gevrek gülüyordu. Oyunundan çok rakibine verdiği gıcıkla sayılar alıyordu.  Rakibiysen eğer çelik gibi sinire sahip olacaksın, ne kadar iyi oynarsan oyna yenme şansın yok, ne yapar eder çenesiyle seni tesiri altına alır, sahadan mağlup çıkarsın.

     Bu sesi bir daha duymayacak mıydım?

     Sızıp kaldığı yerden kalkmayacak mı, nerde kalmıştık demeyecek mi?

     Peki, kim diyecek, nerde kalmıştık?

                                                            xxx

      “Anteplilerden bir şeyler yaptır da eve götür, evde bir arkadaş var, dışarı çıkamıyor, acıkmıştır” diyor Veyis Sami Türkmen, Mavi Köşe sinemasının yanındaki yemci dükkanının önünde durmuş konuşurken.

     Kim olduğunu sormuyorum, sorsam da söylemez, bilirim, pek illegaldir Veyis bu konularda. Hem sormama da gerek yok nasıl olsa az sonra eve vardığımda kim olduğunu görecektim, zira evde kalanı görmemi istemeseydi, yemek yaptırıp götürmemi de istemezdi. Ev dediği de genellikle bizlerin kaldığı evdi. Daha çok Veyis’ le birlikte kaldığımız evdi diyelim buna. Antepliler lokantasına gidiyorum. Tanıyor beni. Gülerek karşılıyor. Güveç söylüyorum. Bir saate kalmaz hazır olur diyor. İçeride beklemektense dışarıda beklemeli diyorum. İçeriden (hapisten) yeni çıkmış biri için kapalı yer dayanılmaz gelir. Gerçi topu topu yirmi bir gün yatmıştım. Sol içi çatışmanın yaşadığı günlere denk gelmişti. Bizim mahallede (Sümer Mahallesin de) başlamıştı her şey, dört arkadaşımız vurulmuştu, iki yoldaşımız ağırdı, yoğun bakımdaydı. Hafif yaralılardan biri Veyis Sami Türkmen’di, diğeri emmioğlu Etbalık Mustafa’ydı. Kolundan yaralanmıştı Veyis, kolu askıdaydı ve görevinin başındaydı. Bir saat dolunca lokantaya gittim. Toprak çanakta yaptığı iki kişinin doyacağı güveç hazırdı. Parasını ödeyip çıktım. Ev uzak değildi. Yüz elli metre ya var ya yoktu.  Anahtar olmasına rağmen kapıyı çaldım. Az bekledim, kapı açıldı. Karşımda ayağı dizinden bükük ben yaşlarda ama benden daha dolgun biri açtı. Galiba beni bekliyordu. İçeri girdim. Arkamdan sağ ayağı üzerinde seke seke salona geldi. Ayağı bilekten dize kadar sarıktı.

     “Yemek getirdim” dedim.

      Sehpanın üzerine bıraktım. Gazeteler vardı sehpanın üzerinde.

      “Şimdi mi yersin sonra mı? Ama soğumadan yemelisin bunu” diyorum.

      “Hiçbir şey yemedim, açım” diyor. Mutfaktan tabak kaşık getirdim, bir sürahi de su. Masayı hazırladım.

     Diz kapağına kadar çemirlenmişti (katlanmış) kot pantolonu. Dizden bileğe kadar sargılı sol ayağına bakıyorum. Tentürdiyot kokuları geliyor burnuma.

      Sonradan öğreniyorum durumu. Hastanede tedavisi yaptırılıp, yatırılmadan, kayıt altına aldırılmadan alınıp bu eve getiriliyor. Bir gün kalıyor, başka yere naklediliyor. D. Kurtuluş’ çularla tatsız çatışmanın yaşandığı günlerdi, yani ileride utançla anacağımız günlerdi. Fatih Donma’ da o hedeflerden biriydi. İstiklal Mahallesinde Çağdaş bilardo ve Sedef oteli arasına pusuya yatıyorlar. Fatih motorsikletine binmiş bir yere gidiyor, ön tarafında kemeriyle sıkıştırdığı dokuzlu Berattanın horozu karnına batıyor. Yol stabilize gibi, delik deşik asfalt. Kaza yapmamak için sıkıca tutuyor direksiyonu. İki kişiler pusudakiler. Beş altı metre kala çıkıyorlar köşeden, bir kişi basıyor tetiğe. Beş el sıkıyor ön dörtlüyle. Silah seslerinin geldiği yere bakayım derken direksiyon hâkimiyetini kaybedip iki metre yerde sürükleniyor. Sağ elinin dirseği, avuç içi ve sağ ayağında derin sıyrıklar oluyor, düşme esnasında sağ omuzunun kasları eziliyor. O devrilme anında sol ayağı havaya kalkarken dokuz milimetrelik bir mermi kaba etini delip geçiyor. Yerde belinden silahını eline aldığında pusuculardan kimse yoktu görünürde. Fatih’ i öldürdüklerini düşünerek hemen olay yerinden kaçmanın telaşına kapılmışlar. Fatih yerinden kalkıp, yedi sekiz adım atamadan yere çöküyor. Kanları fark ediyor, spor ayakkabısına doğru akıyor kanlar. Eline, koluna, karnına bakıyor. Başka kurşun yarası bulamıyor. Arkadaşları gelinceye kadar oturduğu yerden kalkamıyor.

      Fatih’i ilk tanıdığım gündü. Sonra uzun zaman görmedim, karşılaşamadık.  Soner İlhan’ ın vurulduğu, Cabbar Gülşen ve Ali Rıza Solmaz’ ın yaralı yakalandığı çatışmadan yakalanmadan, yara almadan kaçıp, daha sonra yakalanıp Adana Kapalı Cezaevine getirilene kadar. Sonra bizler Mersin hapishanesine gönderildik Fatih Adana’ da kaldı. 1989 da yeniden buluştuk Ermenek Özel Tip Cezaevinde.

     Mersin E Tipi Cezaevinden on arkadaşla birlikte teptiler beni bir ringe, giriş bölümünde dört asker, sallana sallana, kıvrıla kıvrıla, sıkışa sıkışa gittik. Uzun ve yorucu yolculuktan sonra vardık Ermenek hapishanesine.

     Bakın o günleri şöyle anlatmışım bir yazımda:

     Tezgâh

     “Savcı geliyor, ayağa kalkın, sıraya girin” diyor hangi gardiyandan geldiği belli olmayan bir ses. O an kimimiz ayakta duruyor, kimimiz dört adımlık yerde volta atıyor, Hüseyin Çapartaş yüzünü demir parmaklara dayamış koridora bakıyor, ben dâhil üç arkadaşta sırtımızı duvara vermiş oturuyorduk. Sesin gelmesiyle irkiliyoruz. Bu ses ayağa kalmamıza yetiyor. Sesten sonra ardı ardına üç gardiyan geliyor. Hücrenin önüne gelince aynı ses, “Duvar dibine sıraya geçin” diyor. Tespih tanesi gibi sıraya geçiyoruz. Ardından kapı altında sıkça karşılaştığımız Başgardiyan geliyor.

     “Arkadaşlar Savcı teftişe geliyor” diyor.

     Kapı altında yaşadığımız sıkıntıları anımsıyorum. Ringden indirilmekle başladı her şey. Mersin hapishanesini aratacak yaptırımlarla karşılaşıyoruz. Kafamızın eğilmesi isteniyor ilk anda. Çantalarımız tek tek açılıyor, katlanarak koyduğumuz giysiler tek tek çıkarılıyor, suyunu sıkmak ister gibi giysilerimiz sıkılıyor olduğu gibi kenara konuyor, sonra hepsi tortop edilip çantalara basılıyordu. Üst aramasına geldi sıra. Soyunmamız istendi. Çıplak arama yapılmak isteniyordu. İşte bu aramaya evet deme niyetinde değildik. Kısa bir bakışmayla tavrımızı netleştirdik. Çıplak arama yaptırmayacaktık. Bunun sonucunda dayak yemek, hücreye atılmak vardı. Teslim olmak yoktu. Mersin hapishanesinden Ermenek hapishanesine getirilmemizin altında yatan da buydu. Tek tip elbise giyme, insanlık dışı aramalara dur demek için yaptığımız eylemden dolayı hücrelerdeydik; hücrelerden alınıp getirilmiştik; bu bir sürgündü. Burada, bu yaptırımlara evet dememiz mümkün değildi. Ya çıplak aramadan vaz geçeceklerdi, ya da döve döve teslim alarak üzerimizi soyup arama yapacaklardı.

     Bir buçuk saate yakın soyunursunuz soyunmazsınız geriliminden sonra hücrelere götürüldük, burada dayak eşliğinde çıplak üst araması yapılacağını düşündük, diken üstünde bekliyorduk. Yaşanacaklara kendimizi hazırlıyorduk. “Savcı geliyor” denmesi o anın geldiğine işaret gibiydi.

     “Kendi isteğimizle soyunmayacağımızı gösterelim” dedi Yaser Hamiş.

     Başgardiyanın hemen ardından iki kişi daha geldi. Önde olanın alnı genişçe açıktı, bıyıklı ve yeni tıraşlıydı, hamamdan yeni çıkmış gibi teni parıldıyordu. Görünümü sertti. Hemen ardında tanıdık biri vardı: Mehmet Fatih Donma’ ydı bu. Demek ki savcı önde olandı. Geldi demir parmakların önünde durdu, baktı baktı, sert sert baktı.

     “Bunlar mı yeni gelenler?” dedi sonra.

     “Evet, savcı bey” diyor Başgardiyan, bıyıkları titriyor.

     “Üst aramaları yapıldı mı?”

     “Yaptırmıyorlar Savcı Bey.”

      “Nasıl yaptırmazlar, kendilerini ne sanıyorlar? Derhal üst araması yapılacak.” Sonra bize dönerek, “Burada bir düzen var, bu düzene uyacaksınız. Rahat etmek istiyorsanız, devletin kurallarına uyarsınız, biz de sizi rahat ettiririz, aksi takdirde üzülen siz olursunuz” diyor. Başgardiyana geri döndü. “Bunlara gerekli ilgiyi gösterin, güzel bir hoş geldin demeyi unutmayın” dedi, döndü, merdivenlerden inerek gözden kayboldu. Prag kasabı gibi diyorum içimden savcıya.  Ardından Fatih, Başgardiyan ve gardiyanlar gidiyor. Savcı konuşurken bir yandan da Fatih’e bakıyoruz, tepkisiz dinliyor. Fatih’ e bakarak savcının ne kadar ciddi olduğunu algılamaya çalışıyoruz. Bir arkadaşı görmenin sevincini yaşayamıyoruz o an.

     Az sonra gelecekler, bu kez kalabalık gelecekler, belki de askerlerle gelecekler, soyarak arama yapacaklar diyerek bekleyişe devam ediyoruz. İki saat geçti geçmedi, sesler duyulmaya başladı. Sessizlikte olan hücrelere ayak sesleri ve konuşmalar doluyordu. Dayak anı geldi diyoruz, ayağa kalkıyoruz. Sesler yaklaştıkça içimiz acımaya başlıyor. Az sonra koridor gardiyanlarla doluyor. Bu kez başka bir Başgardiyan ve gardiyanlar var. Belli ki vardiya değişimi olmuş. Kapı açılıyor. Slogan atma, kol kola girme hazırlığı içine giriyoruz. Copları ele alsalar, bir top et olacağız, ancak zorlayarak, copları sırtlarımıza indirerek koparabilecekler bizi bizden. Kapı açılırken Başgardiyan:

      “Koğuşlara gidiyorsunuz, hadi iyisiniz” dedi.

      Kapıdan tedirgin halde çıkıyoruz, ‘Höt’ deseler, hücreye kapanıp tortop olacağız. Koridordaki çantalarımızı alıyoruz. Başgardiyan önde biz arkada, gardiyanlar yanımızda. Merdivenlerden indik, geniş koridora çıktık. Bir süre koridorda ilerledikten sonra, sol dar koridora giriyoruz. Birinci koğuşa değil, ikinci koğuşun kapısı önünde duruyoruz. Gardiyan kapıyı açıyor. Sırayla koğuşa giriyoruz. Bizi kapıda tanıdık arkadaşlar karşılıyor. Karşılayanlar arasında kim yok ki. Zeynel Ordüzü,  Dahar Aslan, İsmail Ilgın, Nizamettin Doğan, Zeki Konyalı ve Fatih Donma. Hasretle sarılıyoruz birbirimize. Giriş yerine çantalarımızı bırakarak mutfağa geçiyoruz. O da ne, az önce hücreye kadar gelen, terör estiren Prag kasabı Savcı masada oturmuş pipo içiyor. Geldiğimizi görünce ayağa kalkıyor, ağzındaki dumanı bırakarak, “Hoş geldiniz arkadaşlar” diyor. Burada neler oluyor diye düşünürken muhteşem oyuncu Fatih Donma gür kahkahasıyla ortamı yumuşatıyor. Anlıyoruz, tatsız bir tezgâha geldiğimizi.

     Savcılık rolünü iyi kıvıran kişinin Abdulkadir Konuk olduğunu öğreniyoruz. Aynı masadaki Sedat Yılmazsoy, Ali Akgün, Muzaffer Öztürk, Süleyman Oktay’la tokalaşıyoruz. Taze demlenmiş çaylarımızı içerken kurulan tezgâhı da sindirmeye çalışıyoruz.

                                                          xxx

      Yaprak kımıldamıyor, karıncaların ayak sesi bile duyulmuyor. Hapishane ölüme terk edilmiş, inlerin cinlerin top oynadığı bir şato gibi görünüyor karlı, sisli günlerde. Ürkütücü bir sessizlik ve ben sanki kuyu gibi bir hücredeyim. Her yer zifiri karanlık. Sadece gözümün önünde az önce okuduğum ilanlar ve Fatih Donma’ nın fotoğrafları var, zihnimden gözümün önüne hücum ediyor ortak anılar.

     Uzaktan, zihnimin derinliklerinden bir ses geliyor, zayıf bir ses. Sese odaklanıyorum, kulağımı kapının deliğine verir gibi. Sesler yakınlaşıyor, metal sesi olduğunu anlıyorum. Gittikçe yakınlaşıyor ses. Sesi tanıyorum çelik bir testerenin sesi bu, metalleri kesen. Arada bir bıçak gibi kesiliyor ses. O anda kolun yorularak durduğunu veya testereyi kavrayan elin acıdığını, parmakların testereyi kavrayamaz hale geldiğini veya testerenin kırıldığını, dişlerinin sürtünmeden eridiğini düşünüyorum. Bunları düşünürken Fatih’in kısık sesi doluyor kulağıma.

     “Çalışma sırası sende” diyor.

      Tuvalete giriyorum. Bize ait koşuşta iki tuvalet var, biri üste, biri altta. Üsteki Kovuş kapısı üstümüze kapandığında kullanılan tuvaletti. Her iki tuvalette de iki kabin vardı, taşı alafrangaydı.  Duvar dibindeki tuvalete giriyorum. Burası kapı açıldığında hemen görülmeyen yerdi ve koridora açılan koğuş kapısına yakındı. Tuvalette çalışırken Fatih’ de kapıya yakın yerlerde dolanırdı. Kapı açıldığında gardiyanları oyalıyor, içeriye almamaya çalışıyordu. Tuvalette olanın iki kulağı da dışardan gelen seslerde olurdu. Fatih’ in konuşmasından anlaşılırdı gelenlerin gardiyan olduğu. İçerdeki durur, gardiyanın çıktığı haberi gelince çalışmaya devam ederdi.

     Sıra bendeydi. Bezi iyice elime doladım, bu yetmiyordu, demir testerenin tutacağım yerine de bez sarıyorum. Arkadaşın kaldığı yerden testereyi sürtmeye başlıyorum. On günlük çalışmada epey yol almıştık. Alafranga taşın etrafı sekiz santim kesilmişti. Epey yol alınmış derken içinde bulunduğumuz şartları kastediyorum. Elle sert ve mozaikli betonu kesmek hiçte kolay olmuyor. Çalışanların avuç içi ve parmakları kontrol edilse kabarıklıklar fark edilir, akıllı gardiyanlarda bunun nedenini hemen anlardı. Çelik testereyi arkadaşın bıraktığı yerden sürtmeye başladım. Kolay başlama üç dört dakika sonra yerini zorlanmaya bırakıyor. Hızın azalıyor, parmakların kavrama gücü zayıflıyor. Bir de dikkatli olmak gerekirdi. Bazen eğiliyor, o eğilme anında ısınmanın da verdiği etkiyle kırılıyor, o anda elinize büyük zarar da verebilirsiniz. Avucu ve parmakları dinlendire dinlendire çalışıyorum. Sayım zamanına yaklaştığımızda dışardan bakınca belli olmayacak şekilde çimentoyla kapatıyor, çamaşır yıkadığımız koca leğeni üzerine koyuyor yarımdan fazla su doldurup, kapıyı da açık bırakarak günlük çalışmayı sonluyorduk. Yirmi bir günlük çalışmadan sonra kesme işlemini bitiriyoruz. On beş santim kadar kesmiştik. Sıra tuvalet taşını kaldırmaya gelmişti. Kalkmıyordu. Sanki alttan taşı tutan güçlü bir el vardı. Kesilen yerleri eşit şekilde cetvelle ölçüyoruz. Bu durumda taşın kalkması gerek. Zorluyoruz. Metal bir çubukla bu işlemi yapıyoruz. Bu zorlama anında taş kırılıyor. Bakıyoruz. Gözümüze inanamıyoruz, umutlarımız kırılıyor. Taşın altıdan kalınca beton var. Tünel kazma ihtimaline karşı bu betonun döküldüğü anlaşılıyor. Bu beton kolay sökülemez gibi görünüyor. Başka bir çözüm bulmak üzere taşı yerine oturtuyor, etrafını kapatıyoruz. Yeni formül bulamadan başka cezaevlerine dağıtılıyoruz. Benim de içinde bulunduğum bir grup Ceyhan Özel Tip Cezaevine gönderilirken, Fatih Donma’ nın da bulunduğu diğer grup Amasya Cezaevine gönderiliyor. Ring de giderken cezaevi savcısının mutfakta bir sohbet anında söylediği sözlerini anımsıyorum.

     “Çocuklar ben sizin her sözünüze inanırım ama kaçmam sözünüze inanmam.”

     “Savcım biz de arkamızdan korktular da kaçtılar dedirtmeyiz” diyor Fatih Donma.

                                                                 xxx

     Yalnızlığında, sessizliğinde ses ararsın, seni neşelendirecek sese gereksinim duyarsın. O ses kulağına dolunca ölümle yaşam arasına sağlam bir köprü kurulur. Fatih Donma’ nın sesi de böylesine güçlü ve neşelidir. Futbol oynamasını pek beceremezdi ama voleybolda iyiydi, çenesiyle çok daha iyiydi. Sohbeti de keyiflidir. Dinletir kendini. Onun konuşmasında küçük harf yoktur, sinirlendiğinde harflerin puntosu büyürdü.

     Kıştı. Dünden yağan kar hapishaneyi beyaza boyamıştı. Ayazlı bir geceydi. Yanan kalorifer koğuşu ziyadesiyle ısıtıyordu. Yine de insan yorgana sarılmadan yapamıyordu. Yorganı bedenine sarınca ısınacağını düşünüyordu. Ben de bunu yapıyordum. Yorganı bedenime dolamıştım, hava alan bir yer kalmamıştı. Uyuyamıyordum da. Düşüncelerim olur olmaz yerlere gidiyordu. Uzum zamandır aklıma gelmeyen anılar aklıma geliyor uykum kaçıyordu. Koğuş sessizdi. Nefes alış verişlerin dışında arada bir üstü örtülü kafesten gelen kuşların kıpırtısını duyuyordum. İki kanaryamız vardı. Sesleri hepimizi mutlu ederdi. En çok Fatih ilgilenirdi. Suyunu yemini eksiltmez, haftada iki kez kafesi temizlerdi. Bazı günler koğuş kapılarını ve pencerelerini kapatır, koğuşa bırakır, geniş alanda uçmalarını sağlardı. Akvaryumumuz da vardı. O mutfaktaydı. Onunla da Ali Rıza Solmaz ilgilenirdi. Yemler on beş günde bir suyunu değiştirir, taşları yıkar, camı pırıl pırıl ederdi.

     Sabaha karşı uykuya yenilmişim. Fatih’in öfkeli sesiyle uyandım; bağırıyordu. Fatih sabah kalkıyor, kafesi yerinde göremiyor. Nerde olduğuna bakıyor. Kafesi koridorda buluyor. Kuşların soğuktan kıpırdayacak mecalinin kalmadığını görünce öfkeleniyor.

     “Kim bu kuşları koydu koridora?” diyor.

     Gün ağarırken bir arkadaş kuşların üzerindeki örtüyü çekiyor. Güneşin doğduğunu gören kuşlar durur mu, cıvıl cıvıl ötüyorlar. Kafese yakın yerde yatan Fevzi Gümüş yatağında doğrularak:

     “Ne bağırıyorsun, ben koydum. Uyutmadılar beni, ne yapacaktım?”

      “Ne yaparsan yap, kuşları koridora koyamazsın.”

      “Koyarım.”

      “Koyamazsın.”

       Sesler yükseliyor, uyuyanlar uyanıyordu. Kavgaya dönüşmeden sulh sağlanıyor. Sedat Yılmazsoy ve Muzaffer Öztürk Fatih’ i sakinleştiriyor.  Sabah kalkanlardan biri geçerken kafesin örtüsünü çekiyor. Bunu yapmamış olsaydı kuşlar daha sabah olmadı diyecek kafeslerin de sessizce uyumaya devam edeceklerdi. Kuşlar yaşadı, ama o soğukta bir saat daha kalsalardı yaşamıyor olacaklardı.

    Sesler kesilince uyumaya devam ettim. Karlı ve ayazlı havada uyumak keyifli oluyordu.

                                                                xxx

     Sesler kesiliyor. Dünya sızıyor ağır ağır. Ürkütücü bir sessizlik var. Ben durmaksızın fotoğrafına bakıyorum. Çok bir değişim yok, kilo almaktan başka. Gözleri yine muzipçe bakıyor, az sonra birilerine takılacakmış gibi dudakları aralıklı. Temiz bir yüzü var, kimsenin kirletemediği.

     Bir Gün gazetesine ilan vereceğiz, fotoğrafların içinde fotoğraf arıyorum, sonra dönüp ilk fotoğrafına geliyorum. Bu olsun diyorum. Altına bir şeyler yazmalı, boş kalmamalı fotoğraf altları:

     HANİ

       Benden

         Önce

           Sızıp

             Kalmayacaktınız

     Sözümüz 

       Vardı

         Birlikte

           Sızıp

             Gidecektik

                İçerken

                  Hayatı

               Güle güle Mehmet Fatih Donma, yolun devrim olsun.      

     Not: Yasadışı THKP-C Devrimci Yol örgütü Adana grubu sanıkları davasının 266 nolu sanığı Mehmet Fatih Donma Mehmet ve Fatma oğlu, 20.07. 1962 doğumlu, Karataş ilçesi Uğurkaya Köyüne kayıtlıdır, abisi Eyüp Donmadır. Gözaltı tarihi 24.06.1981, Tutuklanma tarihi 21.08 1981 dir.                            

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir