HAYIR DEYİN

Çürümüşlüğünü kabul etmeyen, bütün korkaklar gibi gittikçe haydutlaşan, çirkinleşen ve soysuzlaşan bir zaman aralığında nereye yol aldığı belli olmayan bu korku gemisinin içinde hiçbir şey yapmadan beklediğim için utanıyorum; tümcesini kuran, toplumsal vicdan sahibi kaç kişi var acaba?…

Yüzyılın en karanlık koridorlarında yürüyoruz.

Şiddetin, açlığın, korkunun, eşiğinde yaşayan insanlar.

Beyinlerini, işkembe olarak kullanan‘Torso’ yığınlar.

Güvensizlik ve kuşkuyla örülen benliklerimiz.

Ölüme terk edilen düş ve vicdan.

Varlığını şiddetle besleyen yasalar, muhbirliğe çıkarılmış çağrılarla hepimizi kuşatmış durumda.

Umudun, umutsuzlukla tartıldığı, geleceğe olan inancın söndürüldüğü bir zaman dilimi. İnsanlığa olan borcunu unutan aydınlar.

Tekliğin labirentinde yolunu kaybeden entelektüeller.

Başka bir dünyanın olanaklı olabileceğini haykırmaktan korkan ve kendi kirli sularında kulaç atan sanat insanları.

Ötekinin gözüne bakmadan, üretilen sanat ve edebiyat.

Söyleyecek sözünü ve omurgasını dik tutamayan, paraya ve üne koşan sanatçılar.

Düzenin çarkları dönsün diye susturulup, yok edilen gençlik.

Hayata ışık saçmak için yaşamlarını ölüme armağan eden çocuklar.

Acının en katmerlisinin, izleğinde kavrulan ebeveynler.

Evladının ölüsünü dahi kucaklayamayan çaresiz ve öfkeli analar.

Hayatı yönlendirenlerin içinde yer alamayan ve namus canavarıyla hesaplaşamayan kadınlar.

Bedenleri yüzünden hayatları ellerinden canice alınan kadınlar.

Bedenine takılan boyunduruktan kurtulmak yerine, aile şirketinde nesne olmayı kabullenen kadınlar.

Ürkütücü bir yaşam içinde kaybolan insanlık.

Savaşın yaratıcıları, göbeği ve banka hesapları şişkin yaratıklar.

Vatan, millet, bayrak, ezan, din, için can vermenin, kutsiyetinin şahlandığı korkutucu bir dönem.

Özgürlüğün tadının ne olduğunu bilmeden ölen dar gelirliler.

Güneşten yoksun bitkinin cılızlığında saksıda yaşamaya çabalayan yoksullar.

Ceberut bir yargıç olan din.

Zalim bir cellât gibi elindeki kılıcı durmaksızın sallayan ahlak.

Parmaklarındaki kanla, gurur duyan ve  gardiyanlığını zalimce sürdüren tarih.

Umudun, en korkucu düşman bellettildiği, minicik beyinler.

Korunaklı kulelerde oturup, sokakların komutanlığına soyunan özgürlük savaşçıları.

Ağaçların yerine gökdelenlerin yükseldiği kentler.

Dökülen kanı, gökyüzünün dahi temizleyemediği topraklar.

Ruhumuz, bedenimiz, vicdanımız, aklımız, yüreğimiz zorba bir kasırgayla birbirine karışarak alabora olmuş durumda.

Boşluğa bakar gibi hep birlikte lağımdan çıkan pis kokulara bakıyoruz.

Özgürlüğümüzün son kırıntılarıyla yaşamaya uğraşıyoruz.

Peki, ne yapmalı.

Ayağa kalkmalı.

Şimdi ayağa kalkma zamanı.

Süründüğünüz yerden koparın bedenlerinizi.

Düzeltin omurgalarınızı.

İsyanın rengini üzerinize geçirip siyahlara bürünün.

Özgürlüğün ilk ışığını, meşalelerinize takıp, birbirinize gülümseyin.

İç korunaklarınızı yıkıp, kendi sesinizin dışındaki seslere kulak verin.

Yaşamınızın karanlık bir alıntı içinde kaybolmasına izin vermeyin.

Yaşamanın coşkulu bir istek olduğunu hissedin.

Birbirinize güvenin ve onu eviniz gibi sığınma yeri belleyin.

Avuçlarınızın içinde sıkıca tuttuğumuz tutsaklığa hayır deyin.

Yaşamadan ölünen bir dünyayı size evetleyenlere, hayır deyin. 20.12.2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir