Benim Yarattığım Dokuz Işıklı Platonik Bir Aşktı Bu

Kaybetmiştim, dövüşmeden yenilmiştim Tanrılara. Elimde, yüreğimde, zihnimde ne varsa alınmıştı, bom boştum ocakta pişen aşsız tencere gibi. Yaşayamam, bir daha yazamam, bir daha kimseyle konuşamam, kimsenin yüzüne bakamam, inandırıcılığımı yitirdim, kimse beni takmaz, itibar etmez, kimse beni görmez, hesaba almaz diyordum.

     Bir hükmüm kalmadı!

     Bir insanın muktedirliğini kaybetmesi ne demek?

     Gılgameş’in kutsal Çuluppa ağacından oyarak yaptığı Pukku ve Mikku’ yu kaybetmesi neyse ben de oydum.

     Hükmümün yerine gelmesi onu bulmama bağlıydı. Onu bulmam tüm yitirdiklerimi bulmam gibiydi. Ancak onu bulunca geri gelecekti saygınlığım, elim kalem tutacak, zihnim açılacak, yeryüzü uyanacak, berekete kesilecekti güneş altında kavrulmaktan çöle dönmüş topraklar. Ve onunla sayısız çocuklar yapacaktık, insanlık bizimle çoğalacaktı, bizimle evrimleşecekti her şey.

     Bulmalıydım o nu, Gılgameş’ in ölümsüzlüğü bulmak istemesi gibi!

     Bir çift olarak yaratılmıştık onunla, o benim için, ben onun için nefes alıyordum.

     O benim Lilith’im di, ben onun Âdem’i.

     Pukku ve Mikku’ yu bir tek Enkidu bulup getirebilidi Gılgameş’ e, bunu tüm Uruk halkı biliyordu, onu ise bir ben…

     Gılgameş’ le Enkidu’ nun uzaklardan, ta Uruk’ un surlarından aşarak, çöllerinden geçerek, ormanlarından süzülerek, nehirlerinden akarak, mezarlarından sekerek gelen heyecanlı ve taze konuşmaları doluyor kulağıma tatlı bir serinlik gibi.

     “Böyle gidemezsin Enkidu!” dedi Gılgameş kaygı ve korkuyla, ama gidip getirmesini de istiyordu. “Temiz elbiseler giyemezsin, çünkü bu, ölülerin ruhlarını ve lanetlenmiş ifritleri kızdırır! Kokular sürme ki, cezalarını çekenlerin gölgeleri başına üşüşmesin! Sapanı sakın düşürme, çünkü ezelden beri karanlıkta uyuyanlara isabet edip de onların öfkesini üstüne çekebilir! Sandaletlerini ayağından çıkar ki, yürürken çıkaracağın ses cinleri ürkütmesin! Konuşma ve hiç kimseye seslenme, yoksa yerin altındaki yankısı seni çıldırtır! Bütün ölülere hükmeden Ereşkigal’ i uyandırayım deme sakın!”

     “Nasihatlerine teşekkür ederim” dedi Enkidu gülümseyerek. “Ama ben doğru bildiğim gibi gideceğim!”

     Ben de bildiğim gibi bulmalıyım kaybettiklerimi, kazandıklarımı.

     Peki, ben nerede arayacaktım onu?

     Enkidu biliyordu Pukku ve Mikku’ yu nerede arayacağını; bulup getireceğine inanıyordu.

    Tanrılardan mı yardım istesem? Salsalar dört bir yana haberciler, olmadı yollarlar Senoy, Sensenoy ve Semangelof adlarındaki üç meleği elçi olarak, ikna edip getirirler, “Yüreğime dön,” çağrımı allayıp pullayıp iletseler.

     Lilith dönmedi Âdem’ e, o döner mi acep bana?

     Ben bir Lilith istemiştim oysa, bin Havva değil!

     Oda bir Lilith’ ti, yani öyle olduğunu biliyordum, öyle olmasını istiyorum, öyle olduğuna inanıyorum, yoksa sever miydim onu çok, üzülür müydüm bu kadar fena, bu kadar derin ve acı yenilgiden sayar mıydım yokluğunu?

     O mu terk etti, ben mi kaybettim onu? Daha bunu bile anlamış değilim!

     Sızmıştım.

     Ölü gibi sızmıştım!

     Elmayı tas gibi oyup, şarabı doldurup ardı ardına ikram etmişlerdi o gece.

     Bu anıma mı denk geldi, yoksa çekemeyenler ifrit gibi aramıza girip alıp götürdüler mi Kızıl Denizin yakınlarındaki sarp kayalıklardaki bir mağaraya.

     Çöküyorum Pukku ile Mikku nun düştüğü derin yarığın başına, tıpkı Gılgameş gibi.

      Bara Namtara’ yla yedi gece altı gündüz yatan, insanlaşıp gelen bir Enkidu’m da yok ki onu bana getirmek için kendini dipsiz yarığa tüy gibi bıraksın.

     Hem nerden biliyorum ki onun başkaları tarafından bulunup getirilmek isteyeceğini, böyle olmasını isteseydi üç melekle dönerdi bana.

     Kaybeden bendim, bulanda ben olmalıydım.

     O da bunu isterdi, Lilith’ te bunu istemişti, bundan dolayı dönmemişti Lilith Âdem’e. Konuşmak söz almak, tek kişilik hükmü ortadan kaldırmaktı tek istediği Lilith’in.

     Sevişirken hep altta değil, üstede de olmak istiyorum diyecekti Âdem’ e.

     Gitmeyince Âdem dönmedi bir daha Lilith!

     Tanrılar Âdem çok acıdılar, yalnız kalmasın ve çoğalsın diye insanlık eğri kaburga kemiğinden Havva’ yı yarattı. Havva görünüşüyle tam bir Lilith’ ti.

     Sabah uyanınca Âdem yanında Lilith’ i gördü, inandı Lilith’ in geri döndüğüne, sevindi, şükürler etti Tanrılara.

     Her dediğine evet diyen, her buyruğunu yerine getiren, hükmüne itiraz etmeyen bir kadın vardı artık Âdem’ in koynunda her gece.

     Kaybettiğim Havva değildi, bulmak istediğim de Havva değildi.

     Beni sızdıran Havva olabilirdi ama.

     Biliyordum yapmam gerekeni.

     Geç kalmamalıyım.

     Geç kalmak temelli kaybetmekti, bir olamamaktı!

     Üstümü başımı değiştirmiyorum, o giderken ne varsa o üstümde. Yıkanmamıştım o gitti gideli. Üstüm başım o kokuyordu. Bir tek güvendiğim buydu; bir onun sinmiş taze kokularıyla bulabilirdim onu.

     Bırakıyorum kendimi boşluktan aşağı. Cumburlop diye korkunç bir ses çıkıyor, korkmuyorum. Deprem gibi gümbürtüler yayılıyor ortalığa, sesim gelmiş geçmiş tüm ölüleri deli ediyor, ölülerin sesi de beni; bitler, pireler, keneler zıplıyor, kurtlar, aslanlar, eşekler sağa sola kaçışıyor, sivrisinekler, çekirgeler, baykuşlar, kelebekler kuşlar deliler gibi kanat çırpıp göğe yükseliyor.

     Topraktan gelmiştik, yine toprakta bulacaktım onu.

     Dibi görünmeyen yarığın boşluğunda yüzer gibi, dalar gibi akıyordum çıt çıkarmama kaygısı gütmeden.

     Beni korkutan bir şey yoktu, kaybedecek bir can vardı anlamsız, faydasız, içi boş bir çuval gibi.

     Gittikçe kararıyordu keskin yarığın derinlikleri. Dokuz kapı açıldı sırayla. Her kapıdan güçlü bir ışık süzüldü. Bir ışık iki ışık oldu, iki ışık üç, derken dokuz ışık oldu; ışıklar geçeyi gündüz yaptı. Bu onun, Lilith’timin dokuz ışığıydı. Bu ışık başkasından yayılamazdı, başkası yolumu aydınlatamazdı.

     Ulaşıyorum.

     Dokuz ışığın içinde Lila kelebekleri gibi duruyordu. Aslında bakarsanız bir yanı kelebek bir yanı kartal gibiydi, aslında daha doğrusu bir baktığında kartal bir baktığında kelebekti yabancı, el değmemiş, göz görmemiş bereketli diyarlara açılan, ağzı dar, içi kör karanlık olmayan, daha çok bir bal arısının gülen ağzına benzeyen mağaranın önünde, kayalığın üstündeydi!

     Bulunmayı bekliyordu besbelli!

     Uzatmıştı elini, belli ki beklediği bendim.

     Uzatıyorum elimi.

     Uzadıkça uzuyordu elimiz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir