YALNIZLIK VE ÖFKE

Dünyanın başlangıcına gider gibi gittim. Benim için bir yoldu; yürüdükçe kendimi bulacağım bir yol. Koynuna sığındığım gece, kirpiğimi araladığım gün, bir çırpıda dile getirdiğim söz, yatağına gürül gürül akan bir ırmak gibiydi. Dünyanın o ilk yalnızlığına benziyordu. Sessiz, cansız, renksiz, dilsiz, kaya gibi sert, aşınmaz, tanrılarını dışına atmış bir yalnızlık.

Hakikati yalnızlığın içinden çıkarmaya çalışıyordum. İyiyi ve kötüyü belirleyenin, iyi ve kötünün aynı bedende büyümesi gibi yaratıcısı ve yok edicisi de aynı bedende gelişiyordu. Hakikat tek ve verili değildi. Fakat güçlünün ağzından çıkıp, kulaklara yerleşen yalanla hayat buluyor, iman tazeliyordu. Hâlbuki hakikate iman ederek değil, eleştirerek ulaşılacağı aşikârdı

Zihnime damlayan sözcükler, hiçbir düşünceye yataklık etmiyordu. Su yatağına akmayınca, yüzeyde ne dalga ne kıpırdanma oluyordu. Düşünceler zihnimin duvarlarında tutunamayıp, uçarken aniden ölen kuşlar gibi kayarak düşüyorlardı. Kalem, yılgın, uyuşuk ve üşengeç bir şekilde parmaklarımın arasında kendinden geçmiş gibi yatıyordu. Dünya açık hava tımarhanesi gibi bir imgelem oluşturuyordu zihnimde.

Düşünmeye başlar başlamaz, boğazıma sarılan kanlı ellerle nefessiz kalıyordum. Yanımda çok yakınımda öldürülenlerin çığlıklarını duyunca, boğazlanmış bir hayvanın acılı böğürtüsü gibi titriyor ve dünyanın bugünkü hali gibi can çekişiyordum.

Dünyanın insanları nerede diye sorduğumda, kalabalıklar, sahipsiz gölgeler gibi yığınlar halinde sahiplerini arıyorlardı. Karanlık yüzlü, karanlık gözlü, karanlık düşünceli katiller topluluğunun önünde insanlık, sessiz, suçlu, hazır ve nazır bekliyordu.

Katiller, düşlerini gerçekleştirmiş, esas duruşta bekleyenler ise, başrolü kapmak için birbirlerinin üzerine basarak kendilerine yer edinmeye çabalıyorlardı.

Bu açık hava tımarhanesinde gurur duyulan yegâne şey; açlığın, hırsızlığın, yolsuzluğun, adaletsizliğin, tutsaklığın, korkunun, yalanın, tehditin ve kanın dalga dalga yayılan kokusuydu. Bu koku herkesi esir almıştı. Hatta bu kokudan beslenen, sayısı gittikçe çoğalan bir güruh bile vardı.

Yalnızlık bitpazarına düşmüş, alıcısı tükenmişti. Vicdanım paslanmadığından her zaman kurban olmaya yazgılıydım. Bütün canlıların ölüme yazgılı olması gibi, değiştiremeyeceğim bir gerçekle yüz yüzeydim. Yüzleşip hasaplaşmaktan başka bir yol bilmiyordum.

Katillerin sofrasında, eteğinde, ayak ucunda, yer almıyorsan, sunağın önceden hazırlanmış, adın çarpılanmış, kalemin kırılma sırasını bekliyordur.

Bir şey arıyordum. Bu değil. Bu değil. Bu da değil, diyen Zizek’in kahramanı gibi. Gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Kendimden başlayarak bütün insanların göz bebeğinde bulacağımı düşündüğüm bir şey. Her yere, her şeye bakıyorum; bir türlü bulamıyorum. İnatla aramaya devam ediyorum, yılmadan, bıkmadan, usanmadan. Sonunda buluyorum.

Öfke! Evet, öfkeyi arıyordum.

Pes etmeyişim işe yaramıştı. Güneşin ışıkları kadar parlak ve sertti. Ateşin içinden geçmek gibi yakıcıydı. Öfkeli topraklarda doğduğumdan ve öfkeli yaşadığımdan olsa gerek, benim öfkem herkesinkinden daha güçlü ışıldadı. “Öfkeyi en iyi ben bilirim” demiştim. Öfke nedir diye bana sorulmadan  çok çok önceleri?

Kafama silah dayamamışlardı. Namluyu ağzıma verip kan kusturmamışlardı. İşkence haneleri bilmiyordum. Üzerime postallarla basıp, yerlerde sürüklememişlerdi. Çıplak bedenime sıkılan tazyikli suyla cildim yırtılmamış, soğuk duvar dibinde tortop kalmamıştım. Ellerimde ve ayaklarımda cop izleri yoktu, acısını dindirmek için “tuzlu suya koy” diyenleri de duymamıştım. Saçlarım katillerin bileklerine dolalı sürüklenerek sayısını unutmadığım merdivenlerden yedinci kata çıkarılmamıştım.

Yanarak can vermemiştim. Etimin kokusu toprağa yapışmamıştı. Soğuk bir ranzanın üzerinde ölümü beklememiştim. Hayata dönüş diye adlandırılan ölüm fotoğraflarını görmemiştim. Çıkış yolu bulamadıkları için intiharı seçen gencecik çocukların ölümlerine tanıklık etmemiştim. Örtülü ve açık tecavüze uğrayan kadınları tanımamıştım. Açık ve kapalı mekanlarda, sokak ortasında katledilenlerin çığlıklarını duymamıştım. Faili meçhulleri bilmiyordum. Daha ben birçok şeyi görmemiştim, duymamıştım, bilmiyordum…

Boğazımda düğüm düğüm körleşmiş sözcükler. Soluk alamıyorum. Yanlış anlamayın, nefessiz kalmaktan değil, utanç içinde yaşamaktan soluk alamıyorum. Tökezliyorum. Soluklandığım, oturduğum yerde tökezliyorum.

Başlangıç ve sonların, gidiş ve gelişlerin içinden sıyrılıp, yalnızlığın duvarlarını tek tek tümcelerle yeniden örüyorum. Peşim sıra sürüklenen tekinsiz çağrıların, beni kahraman ya da hain yapan seslerin tümünü, bir fırça darbesiyle silip yolun başında bekliyorum.

Yoldan geçenleri, durup bekleyenleri, ölenleri, hala yaşayanları, tanıklık edenleri, suç ortaklarını bilen var mı, diye bekliyorum?..

İnsanlar çok şey bildiğini haykırıyor. Durup düşünüyorum. Diyalektik, ışık hızı gibi işliyor.

İnsan ne kadar az şey bilirse, o kadar çok şey bildiğini sanıyor diye bağırıyorum. Kimse duymuyor, görmüyor, bilmiyor. Kimse öfkesini anlatıp anlamlandıramıyor. Kimse savaşını önce kendinden başlatamıyor.

Çığlıklar arasında geçen yaşamların üzerine yazılacak tümceler ne ifade edebilir ki?..

Kim aynaya utanç içinde kalmadan bakabilir?.. Kim ben masumum diyebilir?.. Kim ben suç ortağı değilim diyebilir?..

Kim?…

Hayattaki en korkunç şeyin ne olduğunu soruyorum? Yanıtlayan yok. Çığlık çığlığa haykırıyorum. Hayattaki en korkunç şey nedir diye? Yanıtlayan gene yok.

Öfkeyle haykırıyorum: Yatış ve kalkış saatleri belli olan, her an gözlenip izlendiğimiz, örtülü ve açık kurallarla zincirlenmiş, bıçak sırtında yürüğümüz, korkudan tir tir titrediğimiz, sahte ve yalanla kuşatıldığımız, hakaretle uyanıp, küfür ve tehditle uyuduğumuz, aklımıza  ve bilincimize yapılan tecavüze ses çıkarmadığımız, hepimizin itaatte kusur etmediği bu yatılı açık hava tımarhanesinin sakinleri olmamız.

Hayattaki en korkunç şey hiçbirşey yapmadan bu tımarhaneyi kanıksayıp, hala yaşamaya devam ediyor olmamız.

Körleşmişiz. Beş duyumuzla da körleşmişiz. Yürüyemiyoruz. Kendimizin dışında birinin adım atmasını bekliyoruz. Herkes bir başkasını bekliyor. İlk adımı kimseyi beklemeden içimizden herhangi biri atmıyor. İlk adım bir atılsa,  direnç tam da o anda başlayacak.

Dünyayı katillerin elinden alıp, bağlarını çözüp onu özgür bırakmadığımız sürece, umuda selam versek de her şeyi yeniden başlatan o sihirli ilk tümceyi bulsak da alevler içinde yanan dünyanın kazanında korlaşıp küle ve kabuğa dönüşeceğimiz gelecek uzak değil.

Hatta o gelecek, burnumuzun ucundaki kör kuyudan bize parmak sallıyor. Halka halka büyüyen ve gittikçe çoğalan karanlık yavaş yavaş bizi içine çekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir