GÖZÜNÜN KENARINDAN ÖPTÜM

İki nefes arası soluklanarak yola devam ediyorum. Sırtımda küçük bir çanta. Dünya, kollarımın arasında ve ben delice gülüyorum. Coşkum, mor kelebeklerin ömründen daha uzun. Kalbim hatırlıyor. Doğa gibi. Her şeyi hatırlıyor. Yaratıyor, yok ediyor, hatırlıyor.

Sözü taşa saplayıp, gecenin karanlığından sıyrılarak, günün ilk ışıklarını önüme alıyorum. Kavrulmuş toprağın bedenindeki sarsıntı, gözümden kaçmıyor. Derin bir fısıltı içinde tozlarını avuç avuç gökyüzüne savuruyor.

Hiç bir şey düşünmeden yola çıktığımı kavramam uzun sürmüyor. Aslında yeni bir yere gitmiyorum. Senin ayak bastığın yollar, dağlar, denizler beni çağırıyor. Çağrıya uyarak yola koyulduğumu  anlıyorum.

Çantam, tüyden hafif. Çanta değil de sırtıma yapışmış gölge gibi. İçinde ne kibir, ne gurur, ne öfke, ne pişmanlık… Anlayacağın lüzumsuz hiç bir şey yok. Tabiî ki bomboş değil, sana vereceğim armağanla tıka basa dolu. Çantamda tutam tutam ektiğim, arındırıcı, onarıcı ve iyileştirici hayat tohumları var. Bu tohumlar, denizin içine doğanların yaydığı ışığa benziyor.

Rüyamda seni gördüğümü anımsıyorum. Seni değil de gözlerini. Gözlerinin içinde deniz varmış gibi martıların kanatlarını görüyorum. Martılardan bir şey alıyorsun, ben ne olduğunu anlayamıyorum. Dünyaya ait olmayan bir şey. Soruyorum. Sen susuyorsun. Susuşun, arka arkaya çakan çok güçlü bir şimşeğin çığlığını çağrıştırıyor.

Üşüyerek uyanıyorum. Ankara’nın buz kokan gecelerine, baharın kokusunu getiriyorsun. Sesini duyuyorum. Yumuşak ve rahatlatıcı.

“Anne! Ankara’nın ağzı ve gözleri kurumuş. Yeryüzünü bölenlerin zorbalığı, bu kenti ve içindeki insanları zaman aşımına uğratmış.”

Gülümsüyorum.

Sen şaşırıyorsun. Şaşkınlığını alıp koltuğa koymana fırsat vermiyorum. Gözünün kenarından öpüyorum.

“Beklemek gerek. Bırak gitsin zaman. Hayata fırsat verirsen, sana dünyayı getirir. Yapman gereken tek şey, sabırla beklemek. Sabır, an içinde yaşamayı öğretir insana.”

“Toprağın her an değişen rengine dokunmak, rüzgârın getirdiği ışığın tadını dilinde hissetmek gibidir. Ya da gökyüzünün mavisinden daha öfkeli bir maviyle gökyüzüne haykırmaktır.”

Güneş iyice yükseliyor. Göğe kanatlarını açmış gibi. Ağaçların arasından kentin yüreğine doğru usul usul yürüyorum. Tüm mevsimlerin yeşili, çam ağacı gibiyim. Sıkıca düğümlediğim mendilimin içindeki umudu güneşin ışıklarıyla yıkıyorum.

Gene senin gözlerini görüyorum. Gökyüzüne çok yakından bakan gözlerini. Uçurtmanın ipi gibi sürekli yükseliyor. Birbirini kovalayan şakacı bulutların içinden geçiyorsun.

Bahçedeki havuzun kenarında yürürken, özgürlüğün ömründen söz ediyorsun. Can kulağıyla dinliyorum.

“Özgürlük, zamandan da an’dan kısa dersem, ya da hiç olmadığını söylersem, hayrete düşeceğini biliyorum.”

 “İnsanın inançları sarsılırsa, yaşamasının anlamı kalmaz. Onun için sürekli inanacağımız, bağlanacağımız bunca simgeyi yaratıyorlar. Bu meta yağmurunun altında nasıl bir özgürlük yolu açılabilir ki?..”

“Söylediklerin düş açıcı evlat! ”

 “Her çağ, kendi hastalığını ve sağlığını yaratıyor. Her yolun olduğu gibi her zamanın, her hayatın da ayrı bir anlamı olmalı.”

Elindeki kitabı gösteriyorsun.

“Bak! bu kitap meta sahiplerini ve bizi anlatıyor.”

“Biz, kırık dökük parçalanmış şarap fıçısı gibiyiz. Kırık parçalardan geçmişin tadını koklayarak coşkuya kapılıyoruz.”

“Öyle çoğunluktayız, öyle korkağız ki, ‘uygar dünya’ bizden daha iyi, daha uslu, daha itaatkâr çocuklar bulamaz.”

Susuzluktan çatlamış toprağın üzerinde çıplak ayaklarınla dönüp duruyorsun. Toprak uzayıp kısalıyor. Gözlerinin kahverengisi derinleştikçe derinleşiyor. Coşku ve kararlılıkla konuşmanı sürdürüyorsun.

“Umut diyorsun ya… Evet… Umut için uykularımızı bölmeliyiz. Umut, kentteki bakımlı park değildir. Umut, vahşi bir orman ve durmaksızın akan şelaledir…”

“Gelecek vaat beklemez. Umudu; özgürlük tacirlerinin, din tacirlerinden çaldığı, cennet vaadine benzetmemeliyiz.”

Elimdeki mendili yere atıyorum, gökyüzüne fırlatıyorum. Okyanuslarda yıkıyorum.

Düzensiz aralıklarla kuşlar ötmeye başlıyor. Dupduru sabah gitmiş, gittikçe kanatları genişleyen güneşin kırmızı ışıkları kitabın kapağında toplanmaya başlamıştı.

Beklenmedik bir şey oldu.

Hayat cevap verdi.

Toprak uğuldamaya başladı.

Vahşi bir rüzgâr yeryüzünün bütün katmanlarını ele geçirdi.

Rüzgâr kollarını hızla çevirerek yanardağın fışkırması gibi güneşin ışıklarıyla yeryüzünün o katı çekirdeğini çatlattı.

Yarıklardan süzülen ışık, kitabın içine bir şekilde sızmayı başardı. Kitabın sayfaları umuda doğru uçmak için birer uçurtmaya dönüştüler.

Gökyüzü devinim içindeydi. Okyanusla yer değiştirmiş gibi dalgalanıyordu. Ben gene senin gözlerini gördüm. Şaşkınlığımı ve coşkumu toprağa savurup, gözünün kenarından bir kez daha öptüm.

3 thoughts on “GÖZÜNÜN KENARINDAN ÖPTÜM

  1. Gök yüzü çılgın bir kızıla bürünmüşse mavinin üstünde…Sabırla geçmişse zaman, tam da denk düşmüşse sabahı karşılamak bu imge denizinde, söz yerini, göz de satırları ,tam zamanında bulmuşsa, çiçek açsın kaleminizde daima…Günüm taçlandı yazınızla…
    Teşekkür ederim.
    Nevin Ka🌼🌿👏✌🕊🖐

  2. “umut vahşi bir orman.. durmaksızın akan şelale” ne kadar güzel yazmışsınız. Umut sonsuz.. Umut beklemek.. Umut yaşamak… Umut sabretmek.. Umut ömür demek. Yine heyecanla okudum yazınızı. Yüreğinize kaleminize ve emeğinize sağlık. 💖💐💐💐💐💐

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir