SICAK BİR YAZ GÜNÜYDÜ

              Boşuna ağlamaz insan

              Derdi olan insan ağlar

              Derdin ne gülüm derdin ne?

              Mahmut İpek amcanın anısına saygıyla…

            Ağustos ayı sıcak bir yaz günü köyün en üst tarafındaki harmanda düven sürüyorduk. Ali amca harmanın kenarındaki kayısı ağacına sırtını yaslamış oturuyordu.

        Akşam güneşi battı batacak, köyün alt tarafından büyük bir velvele koptu.  Bağırışlar, çağırışlar, biri kaçıyor ve başka biri arkadan “kaçma ulan” diye kovalıyordu.  Sesler birbirine karışıyordu. Kimin ne dediği anlaşılmıyordu ama bir kavganın çıktığı belliydi. Hasan ağanın torunu Hıdır kaçıyor, Mahmut amca ise kovalıyordu. Çatak’tan aşağıya doğru kovalamaca devam ediyordu… Bir ara bir silah sesi duyuldu. Aradan bir iki dakika geçmeden ikinci silah sesi duyulunca harmanın kenarındaki kayısı ağacına yaslanmış oturan Ali amca usulca yerinden kalktı. Arkalarına bağlı düven çeken öküzlerin önüne geçti; ”Oooohhha” diyerek hayvanları durdurup bağlarını çözerek serbest bıraktı. Yaşlı ve tecrübeli insan ikinci kez sıkılan merminin birine isabet ettiğini anlamıştı. Bağırış çağırışlar daha da fazlalaştı: ”Mahmut vuruldu” diye bağırıyorlardı.

          Kavganın nedenini bilmiyorum ama bir insanın kendisine sıkılan silaha aldırmadan silah elinde olan kişinin üzerine yürümesi cesaretin tavan yaptığı bir durumdu. Bu korkusuzluğu başka türlü tarif etmenin yolu yoktur.

        O gece Mahmut amcayı şehre hastaneye götürdüler. Oğlu Mehmet elinde çifte tüfekle Hıdır’ın peşine düştü ama akşam karanlığında bulamadı. İyi ki  görmedi veya göremedi diye düşünüyorum.

          Mahmut amca özünde çok iyi bir insandı. Konuşurken yüksek ses tonuyla konuşurdu. Uzaktan dinleyende kavga ettiğini sanırdı. Ama kendi büyüklerine karşı çok içten ve alçak gönüllü, saygılıydı. Köylüler İmece usulü ile köyün altından geçen ırmağın önüne yukarı dereden bent çekerler suyunu değirmene aktarırlardı. Karayazıdan ekinlerini köyün harmanlarına getirmek için taşlı ve engebeli yolları düzeltirlerdi. Bunların hepsini Mahmut amca organize ediyordu.

          Birde eşi vardı Zülfiye teyze. Abilerinin hanımları Elif ana, Emine ana , Sultan ana dünyalar iyisi insanlardı. Sevecen, sıcakkanlı, yardım sever ve özverili analardı. Tanrı, bu dünyaya güzellik dağıtırken bütün güzellikleri bu analara vermişti. Onları tanıdığım ve onların içinde büyüdüğüm için kendimi çok mutlu ve bahtiyar hissediyorum. Hepsi bu dünyadan göçüp gittiler. Onların cennette ve meleklerin yanında olduklarına inanıyorum.

           O analar göçüp giderken bütün sevgiyi, saygıyı, İnsanlığı da   alıp götürmüşlerdi sanki. Çünkü geride bu güzelliklerden hiçbir şey kalmamıştı.   

            Işıklar içinde uyusunlar.

             Mahmut amcayı vuran Hıdır’ın ninesi, dedesi o gece köyü terk edip gitmişlerdi.  Aylar sonra oturdukları ev viraneye dönmüştü.

           Yıllar birbirini kovaladı, çocuklar büyüdü, okudular. Gerçekten çok zeki gençlerdi Mahmut amca ve kardeşlerinin çocukları. Banka müdürü olanı vardı, polis olanı ve diğer devlet kurumlarında çalışanlar…

           Çocuklarının büyüdü ve köyden ayrılıp hayata atıldı. Böyle olunca  Mahmut Amca ve kardeşleri  hepsi malını mülkünü satıp  köyden çıktılar ve şehre  yerleştiler.

           Mahmut amca ölmedi. Kurşuna meydan okudu ama şeker hastalığı eritip bitirdi dağ gibi insanı. Allah rahmet eylesin, melekler yoldaşı olsun.

            Nedendir bilmem ama bu olaydan sonra ben hiç Ağustos sıcağını sevmedim ve sevemedim.

            Mahmut Amca vurulduğu zaman sıcak bir yaz günüydü…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.